Adana Yüreğir’de sabah saatlerinde kapısı bir türlü açılmayan bir ev, mahallenin hemen dikkatini çekti. 68 yaşındaki Hasan Demirci, yıllarca okul müdürlüğü yapmış, herkesin “Hoca” dediği biri. Telefonlara cevap vermeyince damadı gelip camdan baktı. İçeride salonda hareketsiz yatıyor. Ambulansı çağırdılar, polis de geldi ama iş işten geçmiş. Saat 09.45 sularıydı.
Yakın çevresi anlatıyor: Son zamanlarda sesi soluğu az çıkıyordu, kalp rahatsızlığı vardı. Kimseyle husumeti yok, tek derdi arada eski öğrencilerinin kahvede selam vermemesi. Yalnızlık bu yaşta daha ağır geldi herhalde. Eşi vefat edeli altı yıl olmuştu, çocuklar da başka şehirde. Emekli maaşı yetiyordu ama insanın içini dolduran şey para değil zaten.
Adana gibi yerde, hele böyle eski eğitimciler, mahalleye ayrı bir renk katar. Mahallede büyüdüm, bu adamların gölgesi bile sokakta disiplin sağlar. Şimdi düşününce, Hasan Hoca gibi insanlar sessizce gidince şehirden bir şeyler eksiliyor. Evindeki kitaplar, eski çaydanlık, öğrencilerden gelen mektuplar… Hepsi bir köşede kaldı. Kimse uğramayınca, insanın kendi sesi yankılanıyor duvarda.
Şunu net gördüm: Yaşlılık dediğin şey, emeklilikten çok sonra başlıyor. Etrafın kalabalıkken bile yalnız hissedebiliyorsun. “Bugün kim aradı?” diye telefona bakıp “Herhalde meşguller” diyerek geçiştirmek ağır bir şey. Toplumun yaşlılarını sadece özel günlerde hatırlamasının faturası da böyle çıkıyor işte.
Bir de şu var; herkesin kaderi bir gün böyle bir haber. Ama kimse kendi yaşlılığını düşünmüyor. Biz gençken, yaşlı insanlar hep vardı, hep oradaydılar sandık. Şimdi onların gidişiyle şehirde eski günlerin sesi kısılıyor. İnsan bir anda, “Ben olsam kapım kaç gün sessiz kalırdı?” diye düşünüyor.
Hoca’nın hikayesi, aslında çoğu emekli öğretmenin, memurun, işçinin hikayesi. Koltuklar boşalıyor, anılar kalıyor ama o anılara sahip çıkan kimse olmayınca, geriye sadece bir başlık kalıyor gazetede: “Evinde ölü bulundu.” Yalnızlık, bazen şehrin en kalabalık mahallesinde bile insanı yakalıyor. Biraz aramak, halini hatırını sormak, aslında kimseye bir şey kaybettirmiyor. Ama kaybolan, işte tam da bu iyilikler.
Yakın çevresi anlatıyor: Son zamanlarda sesi soluğu az çıkıyordu, kalp rahatsızlığı vardı. Kimseyle husumeti yok, tek derdi arada eski öğrencilerinin kahvede selam vermemesi. Yalnızlık bu yaşta daha ağır geldi herhalde. Eşi vefat edeli altı yıl olmuştu, çocuklar da başka şehirde. Emekli maaşı yetiyordu ama insanın içini dolduran şey para değil zaten.
Adana gibi yerde, hele böyle eski eğitimciler, mahalleye ayrı bir renk katar. Mahallede büyüdüm, bu adamların gölgesi bile sokakta disiplin sağlar. Şimdi düşününce, Hasan Hoca gibi insanlar sessizce gidince şehirden bir şeyler eksiliyor. Evindeki kitaplar, eski çaydanlık, öğrencilerden gelen mektuplar… Hepsi bir köşede kaldı. Kimse uğramayınca, insanın kendi sesi yankılanıyor duvarda.
Şunu net gördüm: Yaşlılık dediğin şey, emeklilikten çok sonra başlıyor. Etrafın kalabalıkken bile yalnız hissedebiliyorsun. “Bugün kim aradı?” diye telefona bakıp “Herhalde meşguller” diyerek geçiştirmek ağır bir şey. Toplumun yaşlılarını sadece özel günlerde hatırlamasının faturası da böyle çıkıyor işte.
Bir de şu var; herkesin kaderi bir gün böyle bir haber. Ama kimse kendi yaşlılığını düşünmüyor. Biz gençken, yaşlı insanlar hep vardı, hep oradaydılar sandık. Şimdi onların gidişiyle şehirde eski günlerin sesi kısılıyor. İnsan bir anda, “Ben olsam kapım kaç gün sessiz kalırdı?” diye düşünüyor.
Hoca’nın hikayesi, aslında çoğu emekli öğretmenin, memurun, işçinin hikayesi. Koltuklar boşalıyor, anılar kalıyor ama o anılara sahip çıkan kimse olmayınca, geriye sadece bir başlık kalıyor gazetede: “Evinde ölü bulundu.” Yalnızlık, bazen şehrin en kalabalık mahallesinde bile insanı yakalıyor. Biraz aramak, halini hatırını sormak, aslında kimseye bir şey kaybettirmiyor. Ama kaybolan, işte tam da bu iyilikler.
00