Gece saatlerinde Şişli’de Maslak yönüne doğru giden bir araç, kırmızıda geçen yayayı biçmiş. 44 yaşındaki adam olay yerinde yaşamını yitirmiş. Şoför, 18 yaşında, ehliyeti yeni almış bir çocukmuş. O anı gören taksi şoförü hâlâ şoktaydı, “Abi ben frene bastım, ama çocuk yolu boş sandı, bir anda adam önünde belirdi,” dedi. Polis, etrafı şeritlerle kapadı, herkes telefonuyla çekim yaptı, kimse yaklaşmadı.
Kazadan hemen sonra, yaya geçidine birkaç metre kala ezilmiş bir poğaça ve ayakkabı tekini gördüm. Adam muhtemelen sabah işe yetişmeye çalışıyordu. O yolda gece gündüz hiç bitmeyen bir telaş var, kimse birbirine yol vermiyor, herkes bir yere yetişme derdinde. Kırmızı ışıkta karşıdan karşıya koşmanın, hele İstanbul trafiğinde, gerçek bir Rus ruleti olduğunu hepimiz biliyoruz ama yine de yapıyoruz.
İlginç olan, oradaki güvenlik kameralarının çoğu çalışmıyor. Belediyeden gelen ekip “kayıtlar karanlık, net görüntü yok” dedi. Mahalledeki esnaf ise, neredeyse her hafta birine araba çarpmasından şikâyetçi. “Duba koyduk, söktüler. Set yaptık, asfaltladılar. Hepimizin başına gelebilir,” diye anlatıyorlar. Yani kaza, bir tesadüf değil, sistemli bir vurdumduymazlığın sonucu.
Yaya geçidi tabelası var ama ışığı çalışmıyor, yol dar, sürücülerin çoğu hız sınırı tanımıyor. Sanki kim önce varırsa öbürünü ezer gibi bir ruh hâli var trafikte. Bir keresinde ben de aynı yerde arabadan son anda kaçarak kurtulmuştum. Kimse “acaba bir çocuk geçer mi, yaşlı var mı” diye yavaşlamıyor.
Aileye baş sağlığı dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor ama bu iş “kader” diye geçiştirilecek gibi değil. Ceza sistemi caydırıcı değil; hele genç şoförlerde, ilk kaza hep “şanssızlık” diye geçiştiriliyor. Oysa ehliyeti verirken, sürücüye gerçekten “insan hayatı”nın ne demek olduğunu anlatmak gerekiyor. Yoksa, bu yolun sonu morgda bitiyor.
Bazen düşünüyorum, insanın hayattaki değeri İstanbul trafiğinde kaç saniyelik yeşil ışık kadar mı? Biraz yavaşlasak, birbirimize yol versek, belki bu haber hiç yaşanmayacaktı. Ama işte, şehir kimseye acımıyor.
Kazadan hemen sonra, yaya geçidine birkaç metre kala ezilmiş bir poğaça ve ayakkabı tekini gördüm. Adam muhtemelen sabah işe yetişmeye çalışıyordu. O yolda gece gündüz hiç bitmeyen bir telaş var, kimse birbirine yol vermiyor, herkes bir yere yetişme derdinde. Kırmızı ışıkta karşıdan karşıya koşmanın, hele İstanbul trafiğinde, gerçek bir Rus ruleti olduğunu hepimiz biliyoruz ama yine de yapıyoruz.
İlginç olan, oradaki güvenlik kameralarının çoğu çalışmıyor. Belediyeden gelen ekip “kayıtlar karanlık, net görüntü yok” dedi. Mahalledeki esnaf ise, neredeyse her hafta birine araba çarpmasından şikâyetçi. “Duba koyduk, söktüler. Set yaptık, asfaltladılar. Hepimizin başına gelebilir,” diye anlatıyorlar. Yani kaza, bir tesadüf değil, sistemli bir vurdumduymazlığın sonucu.
Yaya geçidi tabelası var ama ışığı çalışmıyor, yol dar, sürücülerin çoğu hız sınırı tanımıyor. Sanki kim önce varırsa öbürünü ezer gibi bir ruh hâli var trafikte. Bir keresinde ben de aynı yerde arabadan son anda kaçarak kurtulmuştum. Kimse “acaba bir çocuk geçer mi, yaşlı var mı” diye yavaşlamıyor.
Aileye baş sağlığı dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor ama bu iş “kader” diye geçiştirilecek gibi değil. Ceza sistemi caydırıcı değil; hele genç şoförlerde, ilk kaza hep “şanssızlık” diye geçiştiriliyor. Oysa ehliyeti verirken, sürücüye gerçekten “insan hayatı”nın ne demek olduğunu anlatmak gerekiyor. Yoksa, bu yolun sonu morgda bitiyor.
Bazen düşünüyorum, insanın hayattaki değeri İstanbul trafiğinde kaç saniyelik yeşil ışık kadar mı? Biraz yavaşlasak, birbirimize yol versek, belki bu haber hiç yaşanmayacaktı. Ama işte, şehir kimseye acımıyor.
00