İstanbul'da Güzel Sanatlar Fakültesi'ni kazanıp, ailemle yaşadığım ilk büyük tartışmayı unutamıyorum. Yıl 2017, herkes mühendislik, hukuk, ne varsa ona koşarken ben sabahları Kadıköy vapurunda boyalı ellerimle çizimlerimi taşımaya başlamıştım. Evde klima gibi çalışan babam “Oğlum adam gibi meslek yok mu?” dediğinde, içimden “Sanat adam işi, farkında değilsin” demiştim ama diyemedim tabii.
Türkiye’de sanatla para kazanmak, hele ki 2020 sonrası ekonomiyle, piyango kazanmak gibi. Adam sergi açıyor, masrafı 40 bin lira, sattığı tablo 2 tane. Birini halası alıyor, diğeri komşusunun dükkânına gidiyor. Tanıdığım bir tiyatrocu, geçen yıl Ankara’da oyun başına 350 TL kazanabildi, yol-parasıyla aynı. “Sanat ölüyor” diyorlar ya, burada hastaneye dahi kaldırmıyor kimse, gözünün içine bakıp ölmüşsün diyorlar.
Bir de sistemin dayattığı “sanatçı aç kalır” muhabbeti var. Halbuki Almanya’da konservatuvar mezunu biri, doğrudan belediyede kadroya giriyor. Burada ise CV hazırlarken “Lisede resim yarışması birinciliği” yazınca insan utanıyor. Devlet tiyatrolarının kadroları 90’lardan beri dolu, yeni oyuncu almak için emekli bekliyorlar neredeyse. Mimar Sinan’dan mezun bir arkadaşım, resim öğretmenliği dışında sivilde iş bulamadı, o da KPSS’ye abanmak zorunda kaldı.
Sanatta torpil de cabası. Sadece yetenek yetmiyor, açılışa kimle gittiğin, kiminle selfie attığın önemli. 2024’te bir galeriye iş veren arkadaşımla konuşunca “Abi, tanıdığın yoksa Ankara’da bir duvara çivi bile çakmazsın” dedi. Çoğu stüdyo ve atölye masraflarını karşılayamıyor, kolektif paylaşım yerleri açıldı ama onlar da bir iki yıl dayanabiliyor. Sonra ya kafe oluyorlar ya da butik.
Dershanelerden çıkıp özel kurslarda çocuklara “sanat terapi” yapanlar da az değil. Çoğu, ek gelir için gece taksiye çıkıyor, gündüz sipariş üzerine bebek odası duvarı boyuyor. Sanatçının arka planı da bu: bir yanda hayaller, öteki yanda kira faturası.
Piyasanın büyüklüğü de komik. 2025 TÜİK verilerine göre, kültür-sanat sektöründe istihdam edilen kişi sayısı toplamda 120 bin civarı. Bunun yarısı devlet memuru. Geri kalanı dijital illüstratörlük, freelance işler. Çoğu asgari ücrete bile ulaşamıyor. İstanbul’da ortalama bir atölyenin kirası 2026 başında 14 bin lira. Bu ortamda sanatçı olmak deli cesareti gerektiriyor.
Yine de bırakmayanlar var. Kadıköy’de Moda’da, Cihangir’de, hatta Eskişehir’de ufak kolektiflerde harika işler çıkaran insanlar gördüm. Her şeye rağmen üretmek, direnmek garip bir tat bırakıyor insanda. Sana “Aç kalırsın” diyorlar ama o fırçanın ucunda bazen dünyanın en büyük antidepresanı var. Gerçekten istiyorsan, bir şekilde hayatını buna adapte ediyorsun. Ama kolay mı? Hiç değil. Kimseden alkış beklemeden yola çıkanlar kazanıyor, ama hikâyenin sonunu baştan kabullenmek gerek.
Türkiye’de sanatla para kazanmak, hele ki 2020 sonrası ekonomiyle, piyango kazanmak gibi. Adam sergi açıyor, masrafı 40 bin lira, sattığı tablo 2 tane. Birini halası alıyor, diğeri komşusunun dükkânına gidiyor. Tanıdığım bir tiyatrocu, geçen yıl Ankara’da oyun başına 350 TL kazanabildi, yol-parasıyla aynı. “Sanat ölüyor” diyorlar ya, burada hastaneye dahi kaldırmıyor kimse, gözünün içine bakıp ölmüşsün diyorlar.
Bir de sistemin dayattığı “sanatçı aç kalır” muhabbeti var. Halbuki Almanya’da konservatuvar mezunu biri, doğrudan belediyede kadroya giriyor. Burada ise CV hazırlarken “Lisede resim yarışması birinciliği” yazınca insan utanıyor. Devlet tiyatrolarının kadroları 90’lardan beri dolu, yeni oyuncu almak için emekli bekliyorlar neredeyse. Mimar Sinan’dan mezun bir arkadaşım, resim öğretmenliği dışında sivilde iş bulamadı, o da KPSS’ye abanmak zorunda kaldı.
Sanatta torpil de cabası. Sadece yetenek yetmiyor, açılışa kimle gittiğin, kiminle selfie attığın önemli. 2024’te bir galeriye iş veren arkadaşımla konuşunca “Abi, tanıdığın yoksa Ankara’da bir duvara çivi bile çakmazsın” dedi. Çoğu stüdyo ve atölye masraflarını karşılayamıyor, kolektif paylaşım yerleri açıldı ama onlar da bir iki yıl dayanabiliyor. Sonra ya kafe oluyorlar ya da butik.
Dershanelerden çıkıp özel kurslarda çocuklara “sanat terapi” yapanlar da az değil. Çoğu, ek gelir için gece taksiye çıkıyor, gündüz sipariş üzerine bebek odası duvarı boyuyor. Sanatçının arka planı da bu: bir yanda hayaller, öteki yanda kira faturası.
Piyasanın büyüklüğü de komik. 2025 TÜİK verilerine göre, kültür-sanat sektöründe istihdam edilen kişi sayısı toplamda 120 bin civarı. Bunun yarısı devlet memuru. Geri kalanı dijital illüstratörlük, freelance işler. Çoğu asgari ücrete bile ulaşamıyor. İstanbul’da ortalama bir atölyenin kirası 2026 başında 14 bin lira. Bu ortamda sanatçı olmak deli cesareti gerektiriyor.
Yine de bırakmayanlar var. Kadıköy’de Moda’da, Cihangir’de, hatta Eskişehir’de ufak kolektiflerde harika işler çıkaran insanlar gördüm. Her şeye rağmen üretmek, direnmek garip bir tat bırakıyor insanda. Sana “Aç kalırsın” diyorlar ama o fırçanın ucunda bazen dünyanın en büyük antidepresanı var. Gerçekten istiyorsan, bir şekilde hayatını buna adapte ediyorsun. Ama kolay mı? Hiç değil. Kimseden alkış beklemeden yola çıkanlar kazanıyor, ama hikâyenin sonunu baştan kabullenmek gerek.
00