Vibe coding dev ekranının başında loş ışıkta kahveyle başlayan bir “akış” değil, yeni nesil çalışma hayatının vaat ettiği rahatlık illüzyonunun kodlanmış hali. Son iki yılda İstanbul’da birkaç start-up’ta, Berlin’de bir oyun stüdyosunda ve bir-iki Silikon Vadisi LinkedIn postunda denk geldim: Ekipler kod yazarken müzik açıyor, ışıklar renkli, kod review’ları esprili, aralarda “hadi dans edelim” molaları. Slack’te kanal isimleri bile şaka gibi: #codeandchill, #vibesonly.
Bunu bir özgürleşme dalgası gibi satıyorlar. Patron diyor ki “İster gece kod yaz, ister sabah, önemli olan teslimat.” Kulağa devrimci geliyor. Ama disiplinin sessiz ağırlığına, üretim için gerekli o sade motivasyonu hiçe sayıyor. Kodun ruhu, “akış” olmasına tamam; ama yazılımda iş ahlâkı, ekip içi iletişim, zaman yönetimi gibi “sıkıcı” görülen şeyler de hayatî. Herkes vibe’a kapılıp, deadline’ı unutunca ortaya çıkan şey oynanmaz oyun, çalışmaz uygulama, uçan bug oluyor. Böyle bir kültürde kimse bir işin arkasında ciddi biçimde durmak istemiyor; “ben hissetmedim, kodlamadım” diyen yeni bir ergenlik biçimi yayılıyor.
Bir de işin ekonomik boyutu var. Metaverse balonundan sonra yatırımcılar hızlı ürün, net sonuç isterken, vibe coding’in “yavaş üret, hisset, kendini bul” vaadiyle uyumsuzluğu ortada. Yatırımcıların 2023 sonunda yaptığı geri çekilmelerden sonra, vibe coding’le iş yapan şirketlerin yüzde 60’ı ya battı ya pivot yaptı. Berlin’de gördüğüm bir ekip, bir yıl boyunca sadece “deneysel vibe” peşinde koşup tek satır ürün çıkaramadan dağıldı. Olan, yolda özgürlük hissiyle yürüyen ama yolun bittiğini göremeyenlere oldu.