Türkiye'nin sanayi üretim kapasitesi son beş yılda yüzde 12 oranında düştü. Tekstilden otomotiviye, kimyasaldan makine üretimine kadar hemen her sektörde kapasite kullanım oranları sınırda dolaşıyor. Bu sadece istatistik değil; fabrikaların kapalı hatları, işçi çıkarmalarıyla başlayan domino etkisi ve yerli tedarikçilerin batması demek.
Sorunu adlandırmadan çözmek imkânsız. Sanayi ekosisteminin zayıflamasının kökünde üç şey var: enerji maliyetleri, lojistik altyapısı ve AR-GE yatırımındaki kronik yetersizlik. Elektrik faturası Avrupa ortalamasının iki katı iken, bir fabrika nasıl kompetitif olabilir? İhraç etme zorunluluğu kalmıyor, sadece maliyeti kesmek kalıyor.
Devletin makro politikalar üretmesi gerekli ama yeterli değil. Bir sektörün ayağa kalkması, kamu desteğiyle başlar ama özel sektörün vizyon sahibi girişimcileri olmadan sürdürülemez. Almanya'nın Mittelstand'ı, İtalya'nın bölgesel sanayi kümeleri bunun kanıtı. Bizde ise ihracat teşviklerinden sonra, şirketler üretime değil spekülasyona yönelir.
Teknoloji transferi de bir başka açık yaradır. Yabancı şirketler Türkiye'ye fabrika kurar ama tasarım, R&D ve markalaşma başka ülkelerde kalır. Biz montaj işçiliğine mahkûm ediliyoruz. Bunu değiştirmek için üniversite-sanayi işbirliğini formalize etmek, patent desteklerini artırmak, girişimcilere risk sermayesi erişimi kolaylaştırmak gerekir.