Manastır’a ilk kez 2014’te gitmiştim. Sınırdan geçmiş, eski Yugoslav havası taşıyan sokaklarda yürürken birdenbire karşımda sarı badanalı, sütunlu bir bina belirdi: Manastır Askeri İdadisi. O sırada içeride bir grup Türk öğrenci yüksek sesle İstiklal Marşı okuyordu. Binanın duvarlarından ses yankılanıyor, sanki Atatürk’ün gençliği hâlâ oradaymış gibi bir his veriyordu. Bu anı, anma törenlerinden daha gerçek ve dokunaklı bulmuştum.
Bugün o binada yine bir anma töreni gerçekleşmiş. Kuzey Makedonya’nın 14 Mart soğuğunda, Türk ve Makedon yetkililer, öğrenciler, belki birkaç diplomat ve gazeteci bir araya gelip Atatürk’ün adını, mirasını yad etmişler. Her seferinde aynı törensellik, aynı ritüel: çelenkler, konuşmalar, bir iki gözyaşı, bolca fotoğraf. Bir yanda devletler arası diplomasiye yakışan ciddiyet, öte yanda Balkan kökenli ailelerin gözlerindeki gurur.
Manastır Askeri İdadisi’nin önemi, sadece Atatürk’ün okuduğu yer olmasında değil. Orası, Osmanlı’nın çok uluslu yapısında, Selanik ve Manastır gibi kentlerde filizlenen modern Türk düşüncesinin de beşiği. Atatürk orada Jön Türk gazete ve kitaplarını okudu, Fransız devrimini tartıştı, Arnavut, Makedon, Sırp, Yahudi, Rum ve Türk gençlerle aynı koridorda yürüdü. Fikir dünyasının sınırlarını Balkan coğrafyasının siyasi sınırlarından çok daha geniş tuttu. O idadi, bir okuldan fazlasıydı.
Törenlerin tekrarı bazen yüzeysellik kokar ama Balkanlar’da “hatırlamak” başka bir şey. Unutulmak burada ölümden bile ağır. Manastır’da bir Türk bayrağı dalgalanıyorsa, bunun arkasında sadece resmi politika değil, kolektif hafıza, göç etmiş ailelerin özlemi, eski bir imparatorluğun tortusu da var. Her yıl yapılan bu anmalar, bir milletin hafızasını diri tutma çabasından ibaret değil, aynı zamanda geçmişle bugünü birbirine bağlama girişimi. Tarih ders kitaplarında anlatılan isimlerin gerçek bir binada, gerçek bir şehirde, gerçek bir günün sabahında yankı bulması.
Kendi gözlerimle gördüğüm o binanın avlusunda, 100 yıl önce çelimsiz bir genç, elinde kitaplar, yavaş yavaş yürüyordu. Bugün onun adını anıyoruz; klişe bir tören havasında olsa bile, o eski avlunun taşlarında hâlâ bir iz kalıyor. Unutmanın çok kolay olduğu bu çağda, bazı yerlerin sadece törenlerle değil, ayak sesleriyle, kahkahalarla, yankılanan marşlarla yaşaması garip bir teselli.
Bugün o binada yine bir anma töreni gerçekleşmiş. Kuzey Makedonya’nın 14 Mart soğuğunda, Türk ve Makedon yetkililer, öğrenciler, belki birkaç diplomat ve gazeteci bir araya gelip Atatürk’ün adını, mirasını yad etmişler. Her seferinde aynı törensellik, aynı ritüel: çelenkler, konuşmalar, bir iki gözyaşı, bolca fotoğraf. Bir yanda devletler arası diplomasiye yakışan ciddiyet, öte yanda Balkan kökenli ailelerin gözlerindeki gurur.
Manastır Askeri İdadisi’nin önemi, sadece Atatürk’ün okuduğu yer olmasında değil. Orası, Osmanlı’nın çok uluslu yapısında, Selanik ve Manastır gibi kentlerde filizlenen modern Türk düşüncesinin de beşiği. Atatürk orada Jön Türk gazete ve kitaplarını okudu, Fransız devrimini tartıştı, Arnavut, Makedon, Sırp, Yahudi, Rum ve Türk gençlerle aynı koridorda yürüdü. Fikir dünyasının sınırlarını Balkan coğrafyasının siyasi sınırlarından çok daha geniş tuttu. O idadi, bir okuldan fazlasıydı.
Törenlerin tekrarı bazen yüzeysellik kokar ama Balkanlar’da “hatırlamak” başka bir şey. Unutulmak burada ölümden bile ağır. Manastır’da bir Türk bayrağı dalgalanıyorsa, bunun arkasında sadece resmi politika değil, kolektif hafıza, göç etmiş ailelerin özlemi, eski bir imparatorluğun tortusu da var. Her yıl yapılan bu anmalar, bir milletin hafızasını diri tutma çabasından ibaret değil, aynı zamanda geçmişle bugünü birbirine bağlama girişimi. Tarih ders kitaplarında anlatılan isimlerin gerçek bir binada, gerçek bir şehirde, gerçek bir günün sabahında yankı bulması.
Kendi gözlerimle gördüğüm o binanın avlusunda, 100 yıl önce çelimsiz bir genç, elinde kitaplar, yavaş yavaş yürüyordu. Bugün onun adını anıyoruz; klişe bir tören havasında olsa bile, o eski avlunun taşlarında hâlâ bir iz kalıyor. Unutmanın çok kolay olduğu bu çağda, bazı yerlerin sadece törenlerle değil, ayak sesleriyle, kahkahalarla, yankılanan marşlarla yaşaması garip bir teselli.
00