Her yıl 12 Mart geldiğinde TRT ekranlarında bir ağırlık, bir ciddiyet belirir. Bu yıl ise, 105. yıl dönümü gibi büyük bir rakam söz konusu olunca, kurumun neredeyse tüm kanallarında, radyolarında, dijital mecralarında İstiklal Marşı temalı yayınlar zincirleme gibi sıralandı. Çocuk programlarından tartışma platformlarına, nostalji kuşağından belgesellere kadar yayılan özel içerikler, tam anlamıyla bir “resmi bayram” atmosferi oluşturdu.
Ritüel haline gelen bu yayınların, tek başına bir marşı anmanın ötesinde, toplumsal hafızayı tazelemek gibi bir işlevi var. TRT, zaten kuruluşundan beri devletin sesidir; böyle günlerde bu rolü şeffaflaştırmak yerine daha da kalınlaştırıyor. Stüdyoda ellerinde bayraklarla dizilmiş çocuklar, arka planda klasikleşmiş Mehmet Akif portresi, yaşlı bir sanatçının o titreyen sesiyle “Korkma, sönmez...” diye başlaması. Hep aynı imgeler, aynı duygusal yüklemeler.
Gözlemlerime göre, bu tür yayınlarda bir çeşit zaman makinesi işliyor. 1921’de kabul edilen bir metnin, 2026’da hâlâ böylesine merkezde olması, aslında sorunlu bir kolektif kimlik tartışmasını da yeniden ısıtıyor. Marşın “kabul”ü vurgulanırken, bu ülkede hâlâ “benim marşım mı?” diye içinden geçiren insanlar var. TRT ise, toplumsal çoğulculuğu, yer yer tek tipleştirici bir anlatıya feda ediyor. Marşı sahiplenme, onu sürekli tekrar ederek değil, onun taşıdığı ruhu ve tarihi çoğaltarak mümkün olurdu. Fakat görünen o ki, kurum temsiliyet ile tekrar arasındaki farkı hâlâ yeterince ayırt edemiyor.