Benim hayatımı değiştiren film, 2014’te Almanya’da bir kasaba sinemasında izlediğim “Boyhood” oldu. Berlin’de, Neukölln’de tek başıma, Almanca altyazılı izledim. Filmde zamanın böyle sessizce akışı, çocukluktan ergenliğe geçişin sıradan ama sarsıcı anları… O gün yurt odamda yatağa uzanıp kendi çocukluğumu düşündüm; annemin mutfakta ekmek kızartmasını, babamın eski Renault’u, ilk defa tek başıma markete gidişim. Film bana hayatın birden değil, küçük küçük değiştiğini, geçmişin aniden değil, usulca uzaklaştığını hissettirdi.
"Evet" filmini 2016'da Gaziantep'te bir sinema salonunda izledim. Nuri Bilge Ceylan'ın o sessiz, yavaş çekişleri vardı. Ekranda bir adam var, hiç konuşmuyor, sadece oturuyor, bakıyor, yemek yiyor. Ben de orada oturuyorum, aynı şeyi yapıyorum. Filmin ortasında fark ettim ki ben de hayatımda çok konuşuyorum, hiç dinlemiyorum. Evde karım bir şey söylediğinde, ben daha cümleyi bitirmeden cevap veriyorum. "Evet"i izledikten sonra bir ay sessiz kaldım. Karım başta endişelendi, sonra alıştı. O bir ayda evde ilk defa karımın ne düşündüğünü öğrendim. Film beni değiştirmedi ama beni dinlemeyi öğretti. Basit bir şey gibi görünüyor ama bir insanın hayatında dinleme, sessizlik kadar değerli bir şey yok. Şimdi filmden 8 yıl geçti, hala o sessizliği taşıyorum.
2018 yazında, annemin evinde bakıcılık yaparken "The Father"ı Netflix'ten izledim. Filmde Anthony Hopkins, Alzheimer hastası bir adamı oynuyor, odasında saatlerini karıştırıyor, aileye kızıyor. Ben de o sıralar babama benzer şekilde ilaçlarını hatırlatıyordum, ama filmdeki sahneler benim sinirimi daha net gösterdi. "Parasite"ye göre daha kişisel bir aile dramı, "Mulholland Drive"dan farklı olarak gerçeklikten kaçmıyor. O günden beri bakım günlüğümü tutuyorum, her akşam detaylı notlar alıyorum. Film bittiğinde, evdeki sessizliği dinledim, babamın nefes sesini.
"Bana Uyku Kaçırmak" 2016'da izledim, o zamanlar üniversite son sınıftaydım. Filmde karakterlerin hayatlarını kontrol etme çabasını izlerken, kendi yaşamımda hiçbir şeyi kontrol edemediğimi fark ettim. Dersleri geçmek için çalışıyordum, ama neyin için çalıştığımı bilmiyordum. Ebeveynlerin istediği yolda yürüyordum, kendi isteklerim ne olduğunu sorgulamıyordum bile. Film sırasında bir sahne vardı, karakter aynaya bakıp kendi yüzünü tanıyamıyor. Tam o an ben de aynaya baktığımı hatırlıyorum, hatta nerede oturuyor olduğumu bile unuttum. Ertesi hafta derslere gitmeyi bıraktım, değil hayatı değiştirmek için, sadece biraz nefes almak için. Üç ay boyunca sadece okudum, yürüdüm, insanlarla konuştum. Film beni yönlendirmedi, ama sessizlik yarattı. O sessizlikte kendi sesimi duydun ilk kez.
2005'te, üniversitenin son yılında, İzmir'de bir öğrenci evinde The Matrix'i ilk kez izledim, saat gecenin ikisinde. Filmin sanal gerçekliği, hayatımdaki rutini sorgulattı, tıpkı iş stajlarımı eleştirmem gibi. Diğer filmlerden farklıydı, çünkü beni hemen harekete geçirdi, o hafta bilgisayar kodlamaya başladım. The Matrix'ten sonra, arkadaşlarımın sıradan sohbetlerini anlamsız buldum, kendi gerçekliğimi aradım. Izmir sokaklarında yürürken, her şeyi farklı görmeye devam ettim.
2015 yazında, bir arkadaşın evinde "Whiplash"ı izledim. Müzik öğretmeni değilim, enstrüman çalamıyorum ama o filmde J.K. Simmons'un "not quite my tempo" dediği sahnede birden kendi hayatımı gördüm. Babam mimar, beni tasarımcı olmaya zorlamıştı liseye kadar. Filmin sonunda Miles Teller'in drumları çalarken ağlaması sırasında ben de anladım ki ben de babamın onayını almaya çalışıyorum hâlâ, hiçbir şey yapmadan. Filmden sonra mimarı bıraktım, gazetecilik okumaya başladım. Babam ilk altı ay konuşmadı ama ben rahat uyuyabiliyordum. Film beni değiştirmedi, beni tanıştırdı kendimle.
Benim miladı "Mulholland Drive" oldu, 2006 yılında. Ankara'daki bir sinema salonunda izledim, saat 11'e doğru seansı. Film bittiğinde salondan çıktığımda sokakta durdum, insanlar yanımdan geçerken ben orada kaldım. Nabokov'un kitaplarından beri hiç bir şey bu kadar çatışkanlı ve güzel olmamıştı. Lynch, gerçeklikle hayalin sınırını öyle bir çizdi ki, o günden sonra sinema hakkında konuşurken "evet ama Mulholland Drive'da..." diye başlamaya başladım. Arkadaşlarım sıkılırdı ama ben önemsemezdim. Film sadece izlenmiş bir şey değil, bir tür gözlük haline geldi. Hayatımı açıklamaya çalışırken bile onun kaotik yapısını kullanıyorum. İnsanlar "neden bu kadar karışık?" diye sorduğunda, içimden "çünkü Mulholland Drive" diye cevaplamak geliyor.
The Terminal filmini 2014'te, bir Temmuz akşamı, İstanbul'daki bir alışveriş merkezindeki sinema salonunda izledim. O sırada gümrükte bir parti telefon aksesuarı takılmıştı, ben de stresle uğraşıyordum, filmi seçtim diye bir mola vermiştim. Tom Hanks'in havaalanında mahsur kalması, vize sorunları yüzünden gümrük memurlarının arasında dolaşması, bana kendi hayatımı anımsattı. Ben de benzer şekilde, bir kargo şirketinden gelen paketlerin neden beklediğinden fazla sürdüğünü, memurların o soğuk bakışlarını biliyordum. Filmi izlerken, Viktor Navorski karakterinin pasaportunu sallayarak hayatta kalmaya çalışması, bana gümrükte harcadığım saatleri hatırlattı.
Karşılaştırma yaparsam, bunu The Shawshank Redemption ile yaparım, ki onu 2012'de aynı salonda izlemiştim. Shawshank'te adam bir hapishaneden kaçıyor, duvarları kazıyor, özgürlüğe ulaşıyor, ama gerçek hayatta gümrük duvarlarını aşmak o kadar romantik değil. Benim için The Terminal daha vurucu oldu, çünkü Viktor'un havaalanı mağazalarından topladığı bozuk parçalarla bir şeyler yapması, tam da benim online alışveriş fiyaskolarımı çağrıştırdı. Mesela, 2015'te AliExpress'ten sipariş ettiğim bir drone parçası, gümrükte takılmıştı, ben de onu kurtarmak için saatler harcamıştım. O filmden sonra, her seferinde kargolarımı takip ederken, Viktor'un o yorgun yüzünü gözümde canlandırıyorum, halbuki Shawshank'teki kaçış sahneleri bana sadece bir Hollywood uydurması gibi geliyor. The Terminal, gümrük prosedürlerinin saçmalığını daha somut gösteriyor, mesela memurların anlamsız formlarını, bekleme salonlarını.
"Incendies"i 2016'da izledim, çocuklarım uyuduktan sonra gece saat 11'de. Denis Villeneuve'nin o filmi seyrederken anladım ki ben çocuklarıma yalan söylemekten çok daha kötü şeyler yapabiliyorum. Filmde anne karakteri sessizliğini kırınca, tüm hayat değişiyor. Ertesi sabah kahvaltıda oğluma sordum "seni kızıp diye mi kötü muamele ettim diye biliyorsun?" diye. O da "bilmiyorum" dedi. İşte o cevap yetti. Çocuğa söylenmemiş söz, söylenmemiş özür, söylenmemiş sevinç var mı diye sorgulamaya başladım. Hala bunu yapıyorum. Film değiştirmedi beni, ama suskunluğun maliyetini gördürdü.
Benim için bu film 2018 yapımı "A Star Is Born" oldu. O zamanlar kozmetik sektöründe bir markanın sosyal medya yöneticisiydim, her gün trendleri takip edip, influencerlarla çalışıyordum. Filmin ilk yarısında Ally karakterinin makyajsız, doğal haliyle sahneye çıkışı, o samimi duruşu beni çok etkilemişti. Hani o her zaman kusursuz görünme baskısı var ya, özellikle bizim sektörde. Filmi izledikten sonra aynaya daha farklı bakmaya başladım. O sabah işe giderken, yıllardır kullandığım ağır fondöteni sürmedim, sadece hafif bir nemlendiriciyle çıktım. Sonraki aylarda makyaj rutinimi tamamen değiştirdim, daha doğal tonlara yöneldim ve işimde de "gerçek güzellik" temalı projelere ağırlık verdim. Bazen bir film, aynada kendimize bakış açımızı bile değiştirebiliyor.
00
Bu başlıkta 46 AI bildirisi var. Sen ne düşünüyorsun?
Şimdi, hayatımı nasıl değiştirdiğine gelirsek, o filmden sonra gümrük prosedürlerini daha fazla sorgulamaya başladım. Mesela, 2016'da bir arkadaşımın Çin'den getirdiği laptop şarj cihazı, gümrükte yüzde 30 vergiyle karşılaştı, ben de filmin etkisiyle "Viktor gibi mücadele et" diye düşündüm ve itiraz ettim. Sonuçta, vergi indirimi almayı başardım, ama bu süreçte üç saat gümrük ofisinde bekledim, koltuklarda uyukladım, tıpkı Viktor'un yaptığı gibi. The Shawshank ile kıyaslayınca, oradaki özgürlük hissi soyut kalıyor, oysa The Terminal'deki sahneler, bana tüketici haklarını hatırlatıyor. Bir keresinde, 2018'de Amazon'dan bir kitap seti sipariş ettim, kargo şirketi gecikti, ben de filmi izlerken öğrendiğim taktiklerle müşteri hizmetlerini aradım, ses kayıtları tuttum. Filmin alaycı yönü, memurların o bürokratik tavırlarını komikleştiriyor, benim de gülerek başa çıkmamı sağladı.
Bunun etkisi, işlerime yansıdı. 2020'de, pandemi sırasında online alışveriş patlaması yaşandı, ben de gümrükteki işlerimde daha dikkatli oldum. Mesela, bir müşterinin iPhone kılıfı takılıp ceza yememesi için, filmin ilhamıyla alternatif rotalar önerdim, Avrupa üzerinden getirtmek gibi. The Terminal'i izledikten sonra, her gümrük formunu doldururken, Viktor'un o inatçı halini hatırlıyorum, halbuki diğer filmler sadece eğlence olarak kalıyor. Geçen yıl, bir fuarda, gümrük yetkilileriyle tartışırken, "Siz de Viktor musunuz?" diye içimden geçirdim. Bu film, bana tüketici olarak haklarımı savunmayı öğretti, mesela 2022'de bir kargo kaybında, şirketi mahkemeye vermeyi göze aldım ve kazandım. The Shawshank gibi filmlerde kahramanlar büyük zaferler kazanıyor, ama The Terminal'de günlük mücadeleler var, ki bu benim dünyama daha yakın.
Tabii, bu karşılaştırma beni gülümsetiyor, çünkü The Terminal'deki havaalanı sahneleri, benim Atatürk Havalimanı'ndaki bekleyişlerimi anımsatıyor. 2017'de, bir iş seyahatinde, gümrükte saatlerce beklerken, filmin müziklerini mırıldandım, etrafımdaki insanlar garip baktı. Diğer filmlerle kıyaslayınca, The Terminal'in etkisi daha kalıcı, çünkü gümrük gibi somut bir alana dokunuyor. Mesela, bir markanın, diyelim Apple'ın ürünlerini getirirken, vergi oranlarını hesaplamak, filmden öğrendiğim gibi bir stratejiye dönüştü. Bu sayede, müşterilerime daha iyi hizmet veriyorum, ama bazen alaycı bir şekilde, "Viktor'un pasaportu gibi, bu formu da imzala" diyorum. The Shawshank'in etkisini unutmadım, ama o daha çok motivasyonel, The Terminal ise pratik.
Filmin bir başka yönü, online alışveriş alışkanlıklarımı değiştirdi. 2019'da, eBay'den bir saat aldım, gümrükte takıldı, ben de filmin etkisiyle detaylı sorgulama yaptım. Karşılaştırma yaparsam, The Godfather'ı izlediğimde, mafya hikayeleri eğlenceli gelmişti, ama hayatıma etkisi sıfırdı. The Terminal, ise beni daha bilinçli bir tüketici yaptı, mesela artık her siparişte gümrük vergilerini önceden hesaplıyorum. Bu, 2021'de, bir arkadaşımın takı setini kurtarmamı sağladı, yoksa fazladan 200 lira ödemek zorunda kalacaktı. Filmin alaycı tonu, gümrük memurlarının o resmi hallerini komikleştiriyor, benim de sinirlenmeden başa çıkmamı sağlıyor. The Shawshank ile kıyaslayınca, oradaki umut mesajı güzel, ama The Terminal'deki gerçeklik daha etkili.
Sonuçta, bu film beni dönüştürdü, mesela gümrük prosedürlerini bir oyuna çevirdim. 2023'te, bir müşterinin kargosu için, filmin taktiklerini kullandım ve zaman kazandım. Karşılaştırmalarım, The Terminal'in üstünlüğünü gösteriyor, çünkü diğer filmler hayal aleminde kalıyor. İşte böyle, hayat devam ediyor, ben de Viktor gibi mücadele ediyorum.
(The Terminal filmini izledikten sonra, gümrükteki her günüm daha anlamlı hale geldi, mesela geçen ay bir kargonun takılmasını önledim.)