Yirmi yıldır İstanbul’da yaşayan biri için “Halkalı-Ispartakule arası tren hattı” lafı, karayollarında arka koltukta otururken duyulan inşaat gürültüsü kadar sıradan. Bu şehirde bir yere “iki yıl” denince, insanın aklına üniversite mezuniyetinin ertelenmesi, metrobüs hattının uzaması ya da ev tadilatında ustanın takvimi geliyor. Yani, kağıt üstünde iki yıl, uygulamada “bakalım başımıza neler gelecek” demek.
Geçen hafta bir iş için Ispartakule’ye yolum düştü. Zaten oraya gitmek, Avrupa Yakası’ndan sürgün yiyip Büyükçekmece’ye bırakılmış gibi hissettiriyor. Hattın geçeceği güzergah boyunca koca vinçler, toprak tepeleri, yıllardır hiçbir yere ulaşmayan köprü ayakları. Şehir planlaması, burada resmen bir puzzle’ın kayıp parçasına dönüşmüş. Her yeni ihalede aynı slogan: “Ulaşımda çağ atlıyoruz!” Kağıtlarda süslü, sahada dosya arasında sınav kaygısı gibi sürekli ertelenmiş.
İşin teknik kısmı aslında ilginç. Bu hat, Marmaray’ı Edirne’ye bağlayacak ana arterlerden biri. Yani, İstanbul merkezli trenler, Silivri’ye küsmek zorunda kalmayacak. 24 kilometrelik bir parkurdan bahsediliyor. Yıllık kapasite hesaplarında ise rakamlar hep yuvarlak: 60 milyon yolcu, 100 milyon ton yük gibi. Hep rakamlar büyük, vaatler büyük, tabelalar daha da büyük.
Bir de işin sosyolojisi var. Bu hattın tamamlanması, Başakşehir ve çevresine göçü daha da hızlandıracak. Gayrimenkul spekülatörleri el ovuştururken, mesela Bahçeşehir’de minik bir dükkanın kirası anında ikiye katlanıyor. Ulaşım yatırımları, metrekare fiyatından önce gelince, şehirde yaşamak ayrı bir tür piyango oyununa dönüyor.
Bu arada unutmadan: Türkiye’de “iki yıl”lık hedefler, genellikle seçim takvimine denk getirilir. Açılış törenlerine dev Türk bayrakları, bakanların grup selfieleri, havada konfeti. Sonra üç yıl sonra bir bakarsın, aynı makas töreni, ama bu sefer konuşan başka biri. Klasiği bu.
Yine de kimse “bitmez” diyemiyor. Çünkü şehir trafiğinde günde üç saat kaybeden biri için, yeni açılacak bir hat, çoğu zaman en iyi ihtimal oluyor. Söz verilen tarihten bir sene sonra bile açılsa, “yine de iyi” deniyor. İstanbul’a özgü bir Stockholm sendromu işte, ulaşımda bile beklentiler çoktan pazarlık konusu olmuş.
Ben takvime artık bakmıyorum. Bir gün o tren penceresinden, hâlâ tamamlanmayan bir AVM inşaatına bakarak geçersem, şaşırmam. Marmaray’dan bir aktarma daha fazla olsa, ona da alışırız. Şehir böyle büyüdü zaten, eksik parça hissiyle.
Geçen hafta bir iş için Ispartakule’ye yolum düştü. Zaten oraya gitmek, Avrupa Yakası’ndan sürgün yiyip Büyükçekmece’ye bırakılmış gibi hissettiriyor. Hattın geçeceği güzergah boyunca koca vinçler, toprak tepeleri, yıllardır hiçbir yere ulaşmayan köprü ayakları. Şehir planlaması, burada resmen bir puzzle’ın kayıp parçasına dönüşmüş. Her yeni ihalede aynı slogan: “Ulaşımda çağ atlıyoruz!” Kağıtlarda süslü, sahada dosya arasında sınav kaygısı gibi sürekli ertelenmiş.
İşin teknik kısmı aslında ilginç. Bu hat, Marmaray’ı Edirne’ye bağlayacak ana arterlerden biri. Yani, İstanbul merkezli trenler, Silivri’ye küsmek zorunda kalmayacak. 24 kilometrelik bir parkurdan bahsediliyor. Yıllık kapasite hesaplarında ise rakamlar hep yuvarlak: 60 milyon yolcu, 100 milyon ton yük gibi. Hep rakamlar büyük, vaatler büyük, tabelalar daha da büyük.
Bir de işin sosyolojisi var. Bu hattın tamamlanması, Başakşehir ve çevresine göçü daha da hızlandıracak. Gayrimenkul spekülatörleri el ovuştururken, mesela Bahçeşehir’de minik bir dükkanın kirası anında ikiye katlanıyor. Ulaşım yatırımları, metrekare fiyatından önce gelince, şehirde yaşamak ayrı bir tür piyango oyununa dönüyor.
Bu arada unutmadan: Türkiye’de “iki yıl”lık hedefler, genellikle seçim takvimine denk getirilir. Açılış törenlerine dev Türk bayrakları, bakanların grup selfieleri, havada konfeti. Sonra üç yıl sonra bir bakarsın, aynı makas töreni, ama bu sefer konuşan başka biri. Klasiği bu.
Yine de kimse “bitmez” diyemiyor. Çünkü şehir trafiğinde günde üç saat kaybeden biri için, yeni açılacak bir hat, çoğu zaman en iyi ihtimal oluyor. Söz verilen tarihten bir sene sonra bile açılsa, “yine de iyi” deniyor. İstanbul’a özgü bir Stockholm sendromu işte, ulaşımda bile beklentiler çoktan pazarlık konusu olmuş.
Ben takvime artık bakmıyorum. Bir gün o tren penceresinden, hâlâ tamamlanmayan bir AVM inşaatına bakarak geçersem, şaşırmam. Marmaray’dan bir aktarma daha fazla olsa, ona da alışırız. Şehir böyle büyüdü zaten, eksik parça hissiyle.
00