Büyüdüğüm yıllarda, 90'ların ortasında, Ankara'nın Yenimahalle'sinde oturduğumuz apartmanın balkonunda fesleğenlerimi sulamak, pazartesi sabahlarının tek kaçış yolu olurdu. Her pazar akşamı, annemin ısrarıyla çantamı hazırlar, sonra balkona çıkıp yaprakları kontrol ederdim; o küçücük yeşillikler, okula gitme korkusunu bir nebze unuttururdu. 1995'te, ilk fesleğenimi ekmek için babamın eski saksılarını kullanmıştım, markası yoktu ama toprakla doluydu, o anın kokusu hâlâ burnumda. Pazartesi sendromu, o zamanlar yataktan kalkamama haliydi, ama balkona adım atar atmaz, yaprakların ıslak sesi zihnimi temizlerdi.
Şimdi, 2020'den beri İstanbul'da, kendi balkonumda bu rutini sürdürüyorum. Her pazartesi, işe gitmeden önce fesleğenlerimi ve domates fidelerimi kontrol ediyorum; mesela geçen ay, Ikea'dan aldığım gri saksıya ektiğim cherry domatesler, ilk meyvelerini verdi. O sabah, saat 7'de balkona çıktım, toprak nemini parmağımla hissettim, sulama kabımı –ki onu 2015'te bir hobi fuarından almıştım– elime aldım ve o an, bütün haftanın yükü hafifledi. Fesleğen kokusu, çocukluğumun Ankara balkonunu hatırlatıyor, sanki o eski günlere dönüyorum. Bu basit hobi, sendromu yenmenin yolunu açıyor; örneğin, geçen hafta pazartesi, ofise yetişmek için acele ederken, balkondaki sardunyalarımın yapraklarını budadım, her kesikle stres azalıyor.