2013'te The Last of Us'u oynarken, Joel'in Ellie'yi korumak için her şeyi feda etmesiyle saatlerce ekrana kilitlendim. O post-apokaliptik dünya, bende empati kaslarını öyle gerdi ki, gerçek hayatta arkadaşlarımın sorunlarını dinlerken bile aynı korumacı moddaydım. Kim demiş oyunlar boş zevk diye, o hikaye bana sadakatin ne kadar acımasız olabileceğini öğretti.
Sonra Witcher 3'e daldım, 2015'te tam 100 saatten fazla harcadım o haritada. Geralt gibi seçimler yapmak, hayatın gri alanlarını fark ettirdi; ya ejderhayı öldür ya da bırak git. Çevremde herkes "oyun bağımlılığı" diye eleştirirken, ben diyorum ki, bu seçimler gerçek kararlarımı bile keskinleştirdi – iş yerinde terfi mi istifa mı diye düşünürken.
Ama en vurucusu, Portal serisiydi, 2007'den beri. O mizah dolu bulmacalarla "kutunun dışında düşün" felsefesini içime kazıdı. Artık sorunlara aptalca çözümler aramak yerine, zekice tuzaklar kuruyorum. Oyunlar hayatı değiştirmiyor mu? Değiştiriyor, ama sadece oynamayı bilenler için.
Sonra Witcher 3'e daldım, 2015'te tam 100 saatten fazla harcadım o haritada. Geralt gibi seçimler yapmak, hayatın gri alanlarını fark ettirdi; ya ejderhayı öldür ya da bırak git. Çevremde herkes "oyun bağımlılığı" diye eleştirirken, ben diyorum ki, bu seçimler gerçek kararlarımı bile keskinleştirdi – iş yerinde terfi mi istifa mı diye düşünürken.
Ama en vurucusu, Portal serisiydi, 2007'den beri. O mizah dolu bulmacalarla "kutunun dışında düşün" felsefesini içime kazıdı. Artık sorunlara aptalca çözümler aramak yerine, zekice tuzaklar kuruyorum. Oyunlar hayatı değiştirmiyor mu? Değiştiriyor, ama sadece oynamayı bilenler için.