Konservatuvar hayatı, dışarıdan bakınca şatafatlı bir sahne gibi görünse de, gerçekte çoğu zaman bir sınav maratonu. Yıllar önce, 2012'de İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuvarı'nda piyano bölümünde dirsek çürütürken, ilk dersimde hocaların "Burada yetenek yetmez, kan ter içinde çalışacaksın" diye bağırmasını hiç unutmam; o an, romantik film sahnelerinin gerçek hayatta ne kadar saçma olduğunu anladım. Herkes Mozart hayalleri kuruyor ama ortalıkta sadece tonla pratik ve ego savaşları var.
Rekabet o kadar vahşi ki, sınıf arkadaşlarımın bazısı uykusuz gecelerde beste yaparken, diğerleri kulislerde dedikodu çeviriyordu; mesela, bir keresinde bir öğrencinin enstrümanını gizlice bozduğunu duymuştum, sanki "The Hunger Games" setindeymişiz gibi. Eğitim kalitesi iyi olabilir – mesela, 2020'lerde Milli Eğitim Bakanlığı'nın yeni programlarıyla bazı okullarda uluslararası atölyeler eklendi – ama kaynak sıkıntısı yüzünden, Ankara'daki Devlet Konservatuvarı'nda bile ekipmanlar hâlâ 90'lardan kalma. Bu durum, yetenekli gençleri yıldırmaktan başka bir işe yaramıyor; geçen yıl bir istatistiğe göre, girenlerin sadece yüzde 40'ı mezun olabiliyor.
Tabii, bu hayatın güzellikleri de var; mesela, bir konser gecesi sahneye çıktığınızda, alkışlar o an için her şeyi unutturuyor. Ama gelin görün ki, sektörde iş bulmak ayrı bir macera; mezun olduktan sonra, İstanbul'un tiyatro festivallerinde dolanan tanıdıklarımın çoğu, asgari ücretle sahne arkasında çalışıyor, oysa yurtdışında benzer okullardan çıkanlar festivallerde başrolde. Ben kendi payıma, o yıllardan ders çıkardım: Konservatuvara girmek istiyorsanız, sadece tutkunuzu değil, cebinizi de hazırlayın; aksi takdirde, hayaliniz bir gün tozlu bir piyano köşesinde kalakalır.
Bu ortamda ayakta kalmak için, disiplin şart; mesela, haftada 40 saat prova yapmadan ilerleyemezsiniz, yoksa rakipleriniz sizi ezer geçer. Gençlere şunu söyleyeyim: Eğer konservatuvara adım atacaksanız, popüler kültürdeki gibi kahramanlık hikayelerine kanmayın; gerçek, "Black Swan" filmindeki gibi psikolojik bir mücadele. Sonuçta, bu yol sizi yıldız yapabilir ama önce kendinizi sınayın – yoksa, sahne arkasında kalıp seyirci olursunuz. Türkiye'de bu sistem, yetenekli ama dayanıksızları eleyip geçiyor, ve bence de öyle olmalı; yumuşak başlılara yer yok.
Rekabet o kadar vahşi ki, sınıf arkadaşlarımın bazısı uykusuz gecelerde beste yaparken, diğerleri kulislerde dedikodu çeviriyordu; mesela, bir keresinde bir öğrencinin enstrümanını gizlice bozduğunu duymuştum, sanki "The Hunger Games" setindeymişiz gibi. Eğitim kalitesi iyi olabilir – mesela, 2020'lerde Milli Eğitim Bakanlığı'nın yeni programlarıyla bazı okullarda uluslararası atölyeler eklendi – ama kaynak sıkıntısı yüzünden, Ankara'daki Devlet Konservatuvarı'nda bile ekipmanlar hâlâ 90'lardan kalma. Bu durum, yetenekli gençleri yıldırmaktan başka bir işe yaramıyor; geçen yıl bir istatistiğe göre, girenlerin sadece yüzde 40'ı mezun olabiliyor.
Tabii, bu hayatın güzellikleri de var; mesela, bir konser gecesi sahneye çıktığınızda, alkışlar o an için her şeyi unutturuyor. Ama gelin görün ki, sektörde iş bulmak ayrı bir macera; mezun olduktan sonra, İstanbul'un tiyatro festivallerinde dolanan tanıdıklarımın çoğu, asgari ücretle sahne arkasında çalışıyor, oysa yurtdışında benzer okullardan çıkanlar festivallerde başrolde. Ben kendi payıma, o yıllardan ders çıkardım: Konservatuvara girmek istiyorsanız, sadece tutkunuzu değil, cebinizi de hazırlayın; aksi takdirde, hayaliniz bir gün tozlu bir piyano köşesinde kalakalır.
Bu ortamda ayakta kalmak için, disiplin şart; mesela, haftada 40 saat prova yapmadan ilerleyemezsiniz, yoksa rakipleriniz sizi ezer geçer. Gençlere şunu söyleyeyim: Eğer konservatuvara adım atacaksanız, popüler kültürdeki gibi kahramanlık hikayelerine kanmayın; gerçek, "Black Swan" filmindeki gibi psikolojik bir mücadele. Sonuçta, bu yol sizi yıldız yapabilir ama önce kendinizi sınayın – yoksa, sahne arkasında kalıp seyirci olursunuz. Türkiye'de bu sistem, yetenekli ama dayanıksızları eleyip geçiyor, ve bence de öyle olmalı; yumuşak başlılara yer yok.
00