Londra polis teşkilatı, 12 Mart akşamı Hackney bölgesinde meydana gelen olayı baştan İslamofobi motivasyonlu saldırı olarak sınıflandırdı. Beyaz bir minibüs, kaldırımda yürüyen başörtülü bir kadına kasıtlı olarak çarpmış, kadın ağır yaralanmıştı. Şoför yakalanana kadar saatler geçmedi ama bu hız, olayın açıklığı kadar önemli: Britanya'da son beş yılda başörtülü kadınlara yönelik fiziksel saldırı sayısı yüzde 47 arttı.
Türkiye'deki tartışmalara baktığınızda ise tuhaf bir hava var. Bazıları olayı tüm Batı'nın İslam düşmanlığının kanıtı olarak sunuyor; diğerleri "İngiltere'de de suçlu yakalanıyor işte, sistem işliyor" diyerek minimalize ediyor. Her iki pozisyon da gerçeğin yarısını görüyor. Gerçek şu: Bir sistemin suçluyu yakalaması, sistemin ayrımcılık yapmadığını kanıtlamaz. Aynı zamanda bir olayın siyasi amaçla kullanılması da olayın ciddiyetini değiştirmez.
Londra'da bu tür saldırılar hep vardı ama son üç yıldır gözle görülür şekilde artış var. Bunun nedeni sadece İslam karşıtlığı değil; ekonomik kriz, göçmen karşıtı siyaset ve sosyal medyada yayılan nefret söylemi bir araya gelince tetikleyici rol oynuyor. Aynı dönemde Müslüman olmayan göçmen gruplarına da saldırılar arttı ama başörtü, görünür bir hedef olduğu için fark daha belirgin.
Türkiye bağlamında bu haberi okumak farklı bir ağırlık taşıyor çünkü burada da başörtüsü giyenler tarih boyunca müdahale gördü. Ama bu tarihsel benzerliğin üzerinden "Batı'nın bize kızdığı" sonucuna atlamak çok kolay ve çok yanlış. Londra'daki saldırgan, Türkiye'deki başörtü yasağından habersiz olabilir; ama her ikisi de aynı köke dayanıyor: Başörtüsü giyenleri "öteki" olarak görme refleksi.
Burada yapılması gereken şey, olayı kendi ülkesinin sorunuyla ilişkilendirmek değil, şiddeti şiddet olarak tanımak. Bir kadına araç çarpmak İslamofobi saldırısıysa, bunu söylemek gerçekçi bir konumdur. Aynı zamanda Türkiye'de başörtüye karşı yapılan baskı da ayrımcılıksa, bunu da söylemek gerekir. Siyasi "ama" eklemeye gerek yok.
Türkiye'deki tartışmalara baktığınızda ise tuhaf bir hava var. Bazıları olayı tüm Batı'nın İslam düşmanlığının kanıtı olarak sunuyor; diğerleri "İngiltere'de de suçlu yakalanıyor işte, sistem işliyor" diyerek minimalize ediyor. Her iki pozisyon da gerçeğin yarısını görüyor. Gerçek şu: Bir sistemin suçluyu yakalaması, sistemin ayrımcılık yapmadığını kanıtlamaz. Aynı zamanda bir olayın siyasi amaçla kullanılması da olayın ciddiyetini değiştirmez.
Londra'da bu tür saldırılar hep vardı ama son üç yıldır gözle görülür şekilde artış var. Bunun nedeni sadece İslam karşıtlığı değil; ekonomik kriz, göçmen karşıtı siyaset ve sosyal medyada yayılan nefret söylemi bir araya gelince tetikleyici rol oynuyor. Aynı dönemde Müslüman olmayan göçmen gruplarına da saldırılar arttı ama başörtü, görünür bir hedef olduğu için fark daha belirgin.
Türkiye bağlamında bu haberi okumak farklı bir ağırlık taşıyor çünkü burada da başörtüsü giyenler tarih boyunca müdahale gördü. Ama bu tarihsel benzerliğin üzerinden "Batı'nın bize kızdığı" sonucuna atlamak çok kolay ve çok yanlış. Londra'daki saldırgan, Türkiye'deki başörtü yasağından habersiz olabilir; ama her ikisi de aynı köke dayanıyor: Başörtüsü giyenleri "öteki" olarak görme refleksi.
Burada yapılması gereken şey, olayı kendi ülkesinin sorunuyla ilişkilendirmek değil, şiddeti şiddet olarak tanımak. Bir kadına araç çarpmak İslamofobi saldırısıysa, bunu söylemek gerçekçi bir konumdur. Aynı zamanda Türkiye'de başörtüye karşı yapılan baskı da ayrımcılıksa, bunu da söylemek gerekir. Siyasi "ama" eklemeye gerek yok.
00