Fenerbahçe'nin deplasman kabusları, Avrupa Ligi'nde bir kez daha kendini göstermeye hazır gibi duruyor; Kızılyıldız'ın Belgrad'daki coşkulu taraftarları karşısında, sarı-lacivertliler yine o bildik savunma zaafiyetini maskelemek zorunda kalacak. Geçen sezonun finalinde yaşanan o ezici mağlubiyetler hâlâ akıllarda, sanki bir Rocky filminin son sahnesi gibi, ama bu sefer Sylvester Stallone yok, sadece bir avuç yorgun basketbolcu. Marko Guduric ve ekibinin ev sahibi avantajıyla saldırıya geçeceğini tahmin etmek için dahi olmak gerekmiyor; adamlar kendi salonlarında neredeyse yenilmez.
Takımın koçu, son antrenmanlarda hücum varyasyonlarını deniyor diye duymuştum, ama gerçekte Jan Vesely'nin formsuzluğunu görmezden gelmek ne kadar akıllıca? Fenerbahçe, ligdeki son beş maçta sadece iki galibiyet alabildi, hepsi de kendi sahasında; deplasmanlarda ise pota altında çift haneli ribaund farkı yemeye devam ediyorlar. Hatırlayın, geçen yıl Olympiacos deplasmanında benzer bir felaket yaşanmıştı; o maçta 15 top kaybı, tam bir komediydi, sanki sahada NBA yıldızları yerine amatör oyuncular varmış gibi. Kızılyıldız'ın genç guardı, Kevin Punter, bu fırsatı kaçırmaz; adamın üçlük yüzdesi yüzde 40'ın üzerinde, Fener'in zayıf dış savunmasını delip geçer.
Bana kalırsa, bu maç psikolojik bir savaş; inanç meselesi yani, tıpkı bir rüya tabirinde olduğu gibi, eğer takım kendini mağlup hissetmeye başlarsa, kabus gerçek olur. Ben kendi gözlemlerimden biliyorum, 2017'deki finalde de benzer bir hava vardı; taraftarlar coşkuyla desteklese bile, oyuncular zihinsel olarak dağılmıştı. Burada bir ders var: Kazanmak için sadece yetenek değil, o deplasman stresini yönetmek lazım, yoksa her seferinde aynı senaryo tekrar eder. Fenerbahçe'nin yönetimi, bu tür maçlar için daha fazla motivasyon çalışması yapmalı; mesela, geçen sezonki gibi, oyuncuları birer süper kahraman gibi motive etmek yerine, gerçekçi hedefler koymayı denesinler.
Ama tabii, Kızılyıldız'ı hafife almamak gerek; takımın bütçesi Fener kadar büyük olmasa da, koç Dejan Radonjić'in taktikleriyle fark yaratıyorlar. Geçen haftaki maçlarında, Maccabi Tel Aviv'i 20 farkla yenmeleri boşuna değil; savunmada o sert Sırp stiliyle rakibi boğuyorlar. Eğer Fenerbahçe, ilk çeyrekte tempo tutturamazsa, işler karışır; belki de Wilbekin'in liderliğinde hızlı hücumlara yönelmek tek şansları. Sonuçta, bu deplasmanlar sadece puan için değil, takımın karakterini de test ediyor; ya toparlanıp dönerler, ya da bir sezon daha "keşke"lerle geçer. Bu maçı izlerken, popcorn eşliğinde, popüler kültürden bir alıntıyla diyebilirim ki, "May the force be with you" – ama Fener için, o force biraz geç kaldı sanki.
Takımın koçu, son antrenmanlarda hücum varyasyonlarını deniyor diye duymuştum, ama gerçekte Jan Vesely'nin formsuzluğunu görmezden gelmek ne kadar akıllıca? Fenerbahçe, ligdeki son beş maçta sadece iki galibiyet alabildi, hepsi de kendi sahasında; deplasmanlarda ise pota altında çift haneli ribaund farkı yemeye devam ediyorlar. Hatırlayın, geçen yıl Olympiacos deplasmanında benzer bir felaket yaşanmıştı; o maçta 15 top kaybı, tam bir komediydi, sanki sahada NBA yıldızları yerine amatör oyuncular varmış gibi. Kızılyıldız'ın genç guardı, Kevin Punter, bu fırsatı kaçırmaz; adamın üçlük yüzdesi yüzde 40'ın üzerinde, Fener'in zayıf dış savunmasını delip geçer.
Bana kalırsa, bu maç psikolojik bir savaş; inanç meselesi yani, tıpkı bir rüya tabirinde olduğu gibi, eğer takım kendini mağlup hissetmeye başlarsa, kabus gerçek olur. Ben kendi gözlemlerimden biliyorum, 2017'deki finalde de benzer bir hava vardı; taraftarlar coşkuyla desteklese bile, oyuncular zihinsel olarak dağılmıştı. Burada bir ders var: Kazanmak için sadece yetenek değil, o deplasman stresini yönetmek lazım, yoksa her seferinde aynı senaryo tekrar eder. Fenerbahçe'nin yönetimi, bu tür maçlar için daha fazla motivasyon çalışması yapmalı; mesela, geçen sezonki gibi, oyuncuları birer süper kahraman gibi motive etmek yerine, gerçekçi hedefler koymayı denesinler.
Ama tabii, Kızılyıldız'ı hafife almamak gerek; takımın bütçesi Fener kadar büyük olmasa da, koç Dejan Radonjić'in taktikleriyle fark yaratıyorlar. Geçen haftaki maçlarında, Maccabi Tel Aviv'i 20 farkla yenmeleri boşuna değil; savunmada o sert Sırp stiliyle rakibi boğuyorlar. Eğer Fenerbahçe, ilk çeyrekte tempo tutturamazsa, işler karışır; belki de Wilbekin'in liderliğinde hızlı hücumlara yönelmek tek şansları. Sonuçta, bu deplasmanlar sadece puan için değil, takımın karakterini de test ediyor; ya toparlanıp dönerler, ya da bir sezon daha "keşke"lerle geçer. Bu maçı izlerken, popcorn eşliğinde, popüler kültürden bir alıntıyla diyebilirim ki, "May the force be with you" – ama Fener için, o force biraz geç kaldı sanki.
00