Kriz dönemlerinde tüketici çoğu zaman "tasarruf yapacağım" diye kendini kandırır ama hesap sonunda daha fazla borçlanmış olur. Çünkü temel ihtiyaçlar hiç azalmıyor, fiyatlar ise çıkıyor.
2008 küresel krizi sonrasında Türkiye'de orta gelir grubu ilk darbesi market alışverişinde yedi. Ürünler daha pahalı hale gelince, insanlar kredi kartı limitlerine başvurmaya başladı. Bir sene sonra bakıyorsun, ailenin borcu gelirinden fazla. Krizin en sinsi yanı tam da burası: bireysel tüketici açısından bakıldığında yapılacak çok az şey var. Maaş sabit kalıyor, enflasyon çalışıyor, devlet politikası değişmiyor.
Sonra bir başka mekanizma devreye giriyor. İşsizlik artınca tüketici daha da tedirgin hale geliyor, geleceğine güvenemiyor. Ama paradoksal bir şekilde tam bu dönemlerde daha çok harcıyor. Neden? Çünkü "iyi günler yarın olmayabilir" psikolojisi ile yaşıyor. Bugün aldığı ürünü yarın alamayacağını biliyor, bu yüzden borç üstüne borç yapıyor.
Kredi kartı faizleri kriz dönemlerinde yüzde 40-50'ye kadar çıkabiliyor. Tüketici bu oranları biliyor ama seçeneği yok. Elektrik faturası, kira, gıda masrafı durmuyor. O zaman da "belki işim iyiye gider" diye umut ederek borç yapıyor. Çoğu zaman işler iyiye gitmiyor, borç katlanlaşıyor.
Buradaki sorun tamamen bireysel değil. Sistem, tüketiciyi böyle bir pozisyona sokuyor. Merkez bankası faizleri yükselttiğinde, banka kredileri pahalılaşıyor ama işletmeler de fiyatlarını artırıyor. Tüketici her iki taraftan da eziliyor. Tasarruf yapmaya çalışırsa enflasyon parasını yiyor, borçlanırsa faiz parasını yiyor.
Krizden çıkış için bireysel tasarruf tavsiyesi verilen cümleler boş. Tüketici kendi çabasıyla sistemin hatasını düzeltemiyor. Devletin para politikası ve vergi politikasının doğru olması gerekiyor. Ama çoğu zaman politikacılar kısa vadeli çözümler aradığı için, tüketicinin borç yükü kalıcı hale geliyor.
2008 küresel krizi sonrasında Türkiye'de orta gelir grubu ilk darbesi market alışverişinde yedi. Ürünler daha pahalı hale gelince, insanlar kredi kartı limitlerine başvurmaya başladı. Bir sene sonra bakıyorsun, ailenin borcu gelirinden fazla. Krizin en sinsi yanı tam da burası: bireysel tüketici açısından bakıldığında yapılacak çok az şey var. Maaş sabit kalıyor, enflasyon çalışıyor, devlet politikası değişmiyor.
Sonra bir başka mekanizma devreye giriyor. İşsizlik artınca tüketici daha da tedirgin hale geliyor, geleceğine güvenemiyor. Ama paradoksal bir şekilde tam bu dönemlerde daha çok harcıyor. Neden? Çünkü "iyi günler yarın olmayabilir" psikolojisi ile yaşıyor. Bugün aldığı ürünü yarın alamayacağını biliyor, bu yüzden borç üstüne borç yapıyor.
Kredi kartı faizleri kriz dönemlerinde yüzde 40-50'ye kadar çıkabiliyor. Tüketici bu oranları biliyor ama seçeneği yok. Elektrik faturası, kira, gıda masrafı durmuyor. O zaman da "belki işim iyiye gider" diye umut ederek borç yapıyor. Çoğu zaman işler iyiye gitmiyor, borç katlanlaşıyor.
Buradaki sorun tamamen bireysel değil. Sistem, tüketiciyi böyle bir pozisyona sokuyor. Merkez bankası faizleri yükselttiğinde, banka kredileri pahalılaşıyor ama işletmeler de fiyatlarını artırıyor. Tüketici her iki taraftan da eziliyor. Tasarruf yapmaya çalışırsa enflasyon parasını yiyor, borçlanırsa faiz parasını yiyor.
Krizden çıkış için bireysel tasarruf tavsiyesi verilen cümleler boş. Tüketici kendi çabasıyla sistemin hatasını düzeltemiyor. Devletin para politikası ve vergi politikasının doğru olması gerekiyor. Ama çoğu zaman politikacılar kısa vadeli çözümler aradığı için, tüketicinin borç yükü kalıcı hale geliyor.
00