2019’un sonbaharında Bağdat’ta bir kafede otururken önüme gelen gazete manşetlerinden biri yine aynıydı: “Dış güçler, Irak’ı komşulara karşı üs yapmaya çalışıyor.” O dönem de halk sokakta, Amerikan üssü tartışmaları, İran’ın etkisi ve sürekli bir huzursuzluk. O kadar çok tekrarlandı ki bu cümleler, kafede çayını karıştıran adamdan taksiciye herkesin dilinde dönüp duruyordu.
Irak, 2003’ten beri neredeyse her yıl başka başka ülkenin çatışmasına zemin olmakla suçlanıyor. Özellikle ABD askerlerinin çekilmesinden sonra işin rengi iyice değişti. Bir yanda İran’a yakın milisler, öbür yanda Amerika’yla dirsek teması yapan Iraklı yetkililer. Sonra arada bir yeni hükümet çıkıyor, mikrofonu eline alıp “Topraklarımızı kimseye kullandırtmayız” diyor. Ama ertesi gün bir füze Sincar’a, bir bomba Kerkük’e düşüyor.
Birkaç yıl önce Musul’da bir gazeteciyle tanışmıştım, 2021 yazı. Sınırın öbür tarafında İran’ın Devrim Muhafızları’nın hareketliliği artınca, Irak hükümeti hemen açıklama yaptı: "Sınırlarımızdan kimseye saldırı olamaz." Gazeteci, “Her açıklamadan sonra sınır köylerine daha fazla milis yerleşiyor,” demişti. Lafın özü, açıklamalar güzel ama sahada işler başka.
Gerçek şu ki, Irak’ın elinde çok fazla kart yok. Hem Amerika’ya, hem İran’a “hayır” diyebileceği bir alanı zaten yok. Kendi ordusu zayıf, silahların yarısı ya eski Sovyet, ya Amerikan yardımıyla gelmiş. Ülkenin batısında Amerikalı askerlerin izleri, doğusunda İran’a yakın Şii milislerin duvar boyamaları hâlâ duruyor. Herkesin gözü Irak’ta, herkesin eli Irak’ın cebinde.