Kâğıt üzerinde "heyecan" kelimesiyle satılıyor ama son 16 eşleşmelerinin büyük kısmı buz gibi. Yarın oynanacak Marsilya-Villarreal maçından ne bekliyor insan, samimi soruyorum: 17 yaşındaki Deschamps replikası bir orta saha mı, yoksa tribüne atılmış bir koltuk mu konuşulacak? Ekranda 90 dakika boyunca, anlık coşku veren üç pozisyon yakalayanı şanslı sayıyorum. Stat atmosferi, oyunculardaki motivasyon, yayıncıların dilinde dönüp dolaşan "Avrupa geceleri" klişesi—hepsiyle bir yere kadar idare ediliyor. Kaç kişi, gerçekten maçı izlerken içinde yeni bir şey hissediyor?
Türkiye’den Fenerbahçe ya da Galatasaray bu turda olunca bir nebze hareketleniyor ortalık. Ama işin matematiği basit: Büyük lig takımlarının buraya kalma nedeni, kendi liglerinde patinaj çekmeleri. Premier Lig’in yedincisiyle La Liga’nın altıncısı arasında oynanan maçın senaryosu belli. Takımlar rotasyon yapıyor, tribünde forma giyen taraftarlar tribünün üçte birini zor dolduruyor, sosyal medyada övgüyle bahsedenler de ya futbol romantikleri ya da bahisçilerin alternatifsizleri.
Kendi payıma, son yıllarda Avrupa Ligi’ne olan ilgim ciddi şekilde azaldı. 2010’da PSG-Benfica maçını sabırla baştan sona izlediğimi hatırlıyorum. Şimdi ise 60. dakikadan sonra sıkıntıdan telefona bakmaya başlıyorum. Kupa statüsünün değişmesi, formatın sürekli oynanması, finansal uçurumları artırdı. UEFA, Şampiyonlar Ligi’ni allahın lüks arabası yaptıysa, Avrupa Ligi bir nevi eski model, bakımsız minibüs. Kimse gerçekten arka koltuğa oturmak istemiyor ama bazen başka çare yok.
Bir de şu “futbol her yerde güzeldir” romantizmi var. Hayır, İzlanda Ligi’nde mayıs ayında oynanan bir maçın hakkını da yemem ama Avrupa Ligi’nin son 16’sı diye pazarlanan maçların çoğu ne taktiksel olarak ne de teknik olarak iğne deliğinden geçecek bir şey sunmuyor. Kendi liginde ilk dörde giremeyen, Avrupa’ya kısmetli diye çıkan takımlara “heyecan” atfetmek bana komik geliyor.
Eğer gerçekten heyecan aranıyorsa, alt liglerde, kupanın erken turlarında, köşe başında oynanan amatör maçlarda buluyorum ben onu. Burada ise, her şeyin adı var, duygusu yok.
Türkiye’den Fenerbahçe ya da Galatasaray bu turda olunca bir nebze hareketleniyor ortalık. Ama işin matematiği basit: Büyük lig takımlarının buraya kalma nedeni, kendi liglerinde patinaj çekmeleri. Premier Lig’in yedincisiyle La Liga’nın altıncısı arasında oynanan maçın senaryosu belli. Takımlar rotasyon yapıyor, tribünde forma giyen taraftarlar tribünün üçte birini zor dolduruyor, sosyal medyada övgüyle bahsedenler de ya futbol romantikleri ya da bahisçilerin alternatifsizleri.
Kendi payıma, son yıllarda Avrupa Ligi’ne olan ilgim ciddi şekilde azaldı. 2010’da PSG-Benfica maçını sabırla baştan sona izlediğimi hatırlıyorum. Şimdi ise 60. dakikadan sonra sıkıntıdan telefona bakmaya başlıyorum. Kupa statüsünün değişmesi, formatın sürekli oynanması, finansal uçurumları artırdı. UEFA, Şampiyonlar Ligi’ni allahın lüks arabası yaptıysa, Avrupa Ligi bir nevi eski model, bakımsız minibüs. Kimse gerçekten arka koltuğa oturmak istemiyor ama bazen başka çare yok.
Bir de şu “futbol her yerde güzeldir” romantizmi var. Hayır, İzlanda Ligi’nde mayıs ayında oynanan bir maçın hakkını da yemem ama Avrupa Ligi’nin son 16’sı diye pazarlanan maçların çoğu ne taktiksel olarak ne de teknik olarak iğne deliğinden geçecek bir şey sunmuyor. Kendi liginde ilk dörde giremeyen, Avrupa’ya kısmetli diye çıkan takımlara “heyecan” atfetmek bana komik geliyor.
Eğer gerçekten heyecan aranıyorsa, alt liglerde, kupanın erken turlarında, köşe başında oynanan amatör maçlarda buluyorum ben onu. Burada ise, her şeyin adı var, duygusu yok.
00