İstanbul siyasetinde tansiyonun yükseldiği anlardan biriydi. 13 Mart akşamı, Nişantaşı'nda eski bir apartmanın giriş katında toplanan kalabalık, seçime iki aydan az kala Barış Göktürk’ün açıklamasını bekliyordu. Salonda klima bozulmuş, içerisi tıklım tıklım; yanımda oturan mimar arkadaşım bile, “Bu kadar insan bir araya gelince bir dert var demek” diye fısıldadı kulağıma.
Göktürk mikrofonu aldığında, ilk dikkatimi çeken şey konuşmasının akışında tek bir satır bile özür ya da bahane olmamasıydı. Krizden, kutuplaşmadan falan bahsetmedi, doğrudan “Şehirde ulaşımın çilesi bitmediği sürece burada siyaset yapmanın anlamı yok” dedi. Etrafında eski belediyeciler, genç bir iki STK temsilcisi, yan koltukta orta yaşlı bir kadın sürekli not aldı. Hiçbiri sağa sola bakmıyordu; adam dinleniyordu orada.
Detaylara girmekten çekinmedi. Mesela, “2025’te açılması gereken metro hattı 2028’e kaldıysa, bu işte bir tuhaflık var” dedi. Net rakam, yıl, örnek. Lafı dolandıranlardan değil kesinlikle. “Şeffaflık” dediğinde zaten herkesin yüzünde bir küçümseme oluştu, ama hemen ardından “Her ihalenin canlı yayınlanmasını zorunlu kılacağım, isim isim açıklayacağım” deyince kahvede sohbet eden amcalardan biri “Becerebilir mi ki?” diye mırıldandı.
Şunu da not düşmek lazım: Eski tip siyasetçi değil. Kravatı cebinde, gömleğinin kolu kıvrık. Fotoğraf çektiren gençlerle selfie çekerken yüzünde yorgunluk yoktu. PR kokan samimiyetle gerçek samimiyetin ayırı bazen zor, ama o gün oradaki atmosferde bir acelecilik, bir telaşe yoktu.