Ankara'da otobüs yolculuğu yapan biri olarak söylemeliyim ki, toplu taşıma deneyimi her şeyden önce bir sosyal sözleşmenin yeniden yazılmasıdır. Ben 2015'ten beri Çankaya hattında yolculuk yapıyorum, sabah saat 07:15'te Dikmen'den binip Kızılay'a gidiyorum. İlk yıllarda bu yolculuk bana bir soru sordu: İnsan neden aynı kalabalıklık içinde kendini yalnız hissetmeyi tercih ediyor?
Otobüsün içi tam dolu olsa bile herkes kulaklık takıyor, telefonuna bakıyor, başını duvara yaslıyor. Yanında duran adamla aynı havayı soluyorsun ama gözüne bakmıyorsun. Ben bu durumu ilk kez anladığım an, bir teyzeyle omuz omuza sıkışmıştım ve o teyze cüzdanını kontrol ediyordu, ben de dizüstü bilgisayarımı korumaya çalışıyordum. Hiçbir sözümüz yok ama beş dakika boyunca birbirimizin kişisel alanını işgal ediyoruz. Bu ne kadar tuhaf, hiç düşündünüz mü?
Ankara otobüslerinin tasarımı da ilginç bir şey. Oturmak için dar, ayakta durmak için de dar. Orta yaşlı mühendisler, genç öğrenciler, temizlik görevlileri aynı metal tutacağına tutunuyor. Benim gözlemim şu: Kalabalık saat dilimlerinde (08:00-09:00 arası) insanlar daha sessiz, daha içine kapanık. Saat 10'da binen insan rahatlıyor, başını kaldırıyor, hatta bazen yolcuya gülüyor. Saatin değişmesi insanın sosyal bağlantı ihtiyacını mı etkiliyor, yoksa basitçe rahatlığı mı? Bilmiyorum.