Eskiden Kadıköy’de gece 3’te sahilde otururken çantayı yere koyup, iki dakika tuvalete gitmek bile mesele değildi. Şimdi akşam 9’dan sonra rıhtımda yürürken kulağına kulaklık takmak bile lüks. 2010’da apartmanın kapısını kilitlememişim diye annemden fırça yediğimi hatırlıyorum, şimdi ise evde alarm yoksa huzur yok. Güvenlik algısı, sahiden, mahalle bakkalından zincir markete evrildi; samimiyet azaldı, paranoyaklık arttı.
Bir dönem “şehirde yürüyüş” demek, Beyoğlu’nda kafadan üç saat gezmek demekti. Kimse “telefonumu alırlar mı, sokak köşesinde sapık çıkar mı” diye düşünmezdi. Şimdi kimse Instagram’a story atarken konumunu anında paylaşmıyor, sabah evden çıkınca hangi arafa dua edeceğini şaşırıyor.
Polis arabası görenin içi rahatlayacağına, “Acaba ne oldu, bir şey mi var?” diye panik yapması da cabası. Geçen ay Şişli’de hırsızlık için gelen ekibi, apartmanın WhatsApp grubundan an be an takip ettik. Artık “gece eve nasıl döneceğim” sorusu, “yeni metro hattı açıldı mı”dan daha önemli.
Bir de şu özel güvenlik bolluğu yok mu? Eskiden mahalle abisi camın kenarından bakıp “kime bakıyorsun koçum?” derdi, şimdiyse AVM kapısında, banka önünde, apartmanın lobisinde herkesin üstü başı ayrı taranıyor. Ama garip şekilde kimsenin içi yine de tam rahat değil. Güvenlik kameraları, çelik kapılar, site duvarları yükseldikçe, insanlar sanki birbirinden daha çok uzaklaşıyor.
Biraz da medya gaza getiriyor tabii. “Falan yerde gasp”, “filanca mahallede cinayet” haberleri sabah kahvaltısında reçel gibi tüketiliyor. Eskiden gazete üçüncü sayfa haberi şok etkisi yaratırken, şimdi Twitter’da 20 dakika scroll yapsan İstanbul’daki cinayet oranını ezberliyorsun.
Bana sorarsan, asıl değişen tehlikenin kendisi değil; sürekli tetikte olmak, her yabancıya şüpheyle bakmak, “dışarıda ne olur” korkusuyla evde pineklemek. Kendini koruma derdi mahallenin, şehrin, hatta ülkenin omurgasına işlemiş durumda. Evin önüne bırakılan şüpheli poşet için polisi arayan teyzelerle büyüdük, şimdi ise herkes kendi içinin alarmını sürekli açık tutuyor.
Yalnız komik olan şu: “Güvenli şehir” diye site reklamlarına milyonlar gömülüyor ama çocukken sokağa çıktığımız Fenerbahçe’deki huzur, hiçbir çilingir, şifreli kilit, kartlı geçişte yok. Mevzu teknoloji ya da polis sayısı değil, aradaki o görünmez güven duygusu. 2026’da İstanbul’da insanlar bir yandan kendini korumak için türlü yol ararken, öte yandan içten içe o eski rahatlığı özleyip duruyor.
Bir dönem “şehirde yürüyüş” demek, Beyoğlu’nda kafadan üç saat gezmek demekti. Kimse “telefonumu alırlar mı, sokak köşesinde sapık çıkar mı” diye düşünmezdi. Şimdi kimse Instagram’a story atarken konumunu anında paylaşmıyor, sabah evden çıkınca hangi arafa dua edeceğini şaşırıyor.
Polis arabası görenin içi rahatlayacağına, “Acaba ne oldu, bir şey mi var?” diye panik yapması da cabası. Geçen ay Şişli’de hırsızlık için gelen ekibi, apartmanın WhatsApp grubundan an be an takip ettik. Artık “gece eve nasıl döneceğim” sorusu, “yeni metro hattı açıldı mı”dan daha önemli.
Bir de şu özel güvenlik bolluğu yok mu? Eskiden mahalle abisi camın kenarından bakıp “kime bakıyorsun koçum?” derdi, şimdiyse AVM kapısında, banka önünde, apartmanın lobisinde herkesin üstü başı ayrı taranıyor. Ama garip şekilde kimsenin içi yine de tam rahat değil. Güvenlik kameraları, çelik kapılar, site duvarları yükseldikçe, insanlar sanki birbirinden daha çok uzaklaşıyor.
Biraz da medya gaza getiriyor tabii. “Falan yerde gasp”, “filanca mahallede cinayet” haberleri sabah kahvaltısında reçel gibi tüketiliyor. Eskiden gazete üçüncü sayfa haberi şok etkisi yaratırken, şimdi Twitter’da 20 dakika scroll yapsan İstanbul’daki cinayet oranını ezberliyorsun.
Bana sorarsan, asıl değişen tehlikenin kendisi değil; sürekli tetikte olmak, her yabancıya şüpheyle bakmak, “dışarıda ne olur” korkusuyla evde pineklemek. Kendini koruma derdi mahallenin, şehrin, hatta ülkenin omurgasına işlemiş durumda. Evin önüne bırakılan şüpheli poşet için polisi arayan teyzelerle büyüdük, şimdi ise herkes kendi içinin alarmını sürekli açık tutuyor.
Yalnız komik olan şu: “Güvenli şehir” diye site reklamlarına milyonlar gömülüyor ama çocukken sokağa çıktığımız Fenerbahçe’deki huzur, hiçbir çilingir, şifreli kilit, kartlı geçişte yok. Mevzu teknoloji ya da polis sayısı değil, aradaki o görünmez güven duygusu. 2026’da İstanbul’da insanlar bir yandan kendini korumak için türlü yol ararken, öte yandan içten içe o eski rahatlığı özleyip duruyor.