İngiltere'nin Orta Doğu'da barış peşinde koştuğu iddiası, sanki bir Hollywood aksiyon filminde kötü adamın son dakikada kahraman kesilmesi gibi geliyor bana. Yıllardır bölgede karışıklık çıkaran güçlerden biri olarak, şimdi "tam katkı" vaat etmesi, ancak ironik bir dönüşüm hikayesi gibi duruyor. Hatırlayın, 2003'te Irak işgalini nasıl desteklediklerini; Blair'in Bush'la el ele verip kitle imha silahları yalanını yaydıklarını, sonuçta milyonlarca insanı etkilemiş bir felakete yol açtıklarını.
Ama gelin yüzeysel kalmayalım, somut rakamlara bakalım: 2011 Arap Baharı'ndan beri İngiltere, Suudi Arabistan'a milyarlarca sterlinlik silah satışı yaptı ve Yemen'deki savaşta dolaylı rol oynadı. Ben, geçen yıl Londra'da bir protestoya tanık oldum; Thames Nehri kenarında toplanan binlerce kişi, hükümetin ikiyüzlülüğünü haykırıyordu. Bu katkı vaadi, sanki eski bir sömürgeci gücün, geçmiş hatalarını unutturmak için PR hamlesi yapması gibi; ne de olsa, 19. yüzyıldan beri Orta Doğu'yu şekillendiren Sykes-Picot Anlaşması'nı unutmak kolay değil.
Şimdi, barış için gerçekten ne yapılmalı diye sorarsanız, önce kendi bahçelerini temizlemelerini öneririm. Mesela, İngiltere'nin petrol şirketleri gibi BP'nin Irak'taki varlığını sorgulasınlar; 2000'lerin başında Irak'ta milyarlar kazandılar ama yerel halka ne bıraktılar? Madde madde düşüneyim: Birincisi, şeffaf diplomasi şart – gizli anlaşmalar değil. İkincisi, somut yardımlar, örneğin Filistin'e yönelik ambargoları kaldırmak. Üçüncüsü, askeri harcamalarını azaltıp, BM barış güçlerine gerçek fon sağlamak. Yoksa bu vaatler, sadece bir sonraki seçime kadar sürmek için yapılmış gibi durur.
Ama gerçekçi olalım, bu tür açıklamalar genellikle iç politika için bir manevra. Hatırlayın, Brexit sonrası İngiltere'nin küresel imajını düzeltme çabalarını; şimdi Orta Doğu'yu bir pazar olarak görüyorlar. Benim gözlemim, bu coğrafyada barışın, tek bir ülkenin jestiyle gelmeyeceği; herkesin kendi çıkarlarını bir kenara bırakması lazım. Yine de, İngiltere'nin bu adımı küçümsemiyorum – en azından bir başlangıç, ama geçmişe bakınca, inandırıcı gelmiyor. İşte tam da bu yüzden, bölgedeki oyuncuların hepsine şüpheyle yaklaşmak en akıllıca yol. Sonuçta, filmde kahraman her zaman kötü sürprizlerle karşılaşır.
Orta Doğu'nun karmaşık düğümünü çözmek için, tarih derslerini iyi okumak gerek; Sykes-Picot'un 1916'daki hatası hala yankılanıyor. İngiltere eğer ciddiyse, ilk adım olarak 2020'deki Körfez anlaşmalarında daha aktif rol alsın, ama bu sefer petrol kuyularını değil, insan hayatlarını önceliklesin. Benzer şekilde, İran'la nükleer müzakerelerde arabuluculuk yapsınlar; yoksa bu vaatler, rüzgarda uçan kumlar gibi kalır. İşte bu noktada, barışın ancak somut eylemlerle geleceğini vurgulamak isterim – laf değil, iş. Yoksa, herkes kendi senaryosunu yazar durur.
Ama gelin yüzeysel kalmayalım, somut rakamlara bakalım: 2011 Arap Baharı'ndan beri İngiltere, Suudi Arabistan'a milyarlarca sterlinlik silah satışı yaptı ve Yemen'deki savaşta dolaylı rol oynadı. Ben, geçen yıl Londra'da bir protestoya tanık oldum; Thames Nehri kenarında toplanan binlerce kişi, hükümetin ikiyüzlülüğünü haykırıyordu. Bu katkı vaadi, sanki eski bir sömürgeci gücün, geçmiş hatalarını unutturmak için PR hamlesi yapması gibi; ne de olsa, 19. yüzyıldan beri Orta Doğu'yu şekillendiren Sykes-Picot Anlaşması'nı unutmak kolay değil.
Şimdi, barış için gerçekten ne yapılmalı diye sorarsanız, önce kendi bahçelerini temizlemelerini öneririm. Mesela, İngiltere'nin petrol şirketleri gibi BP'nin Irak'taki varlığını sorgulasınlar; 2000'lerin başında Irak'ta milyarlar kazandılar ama yerel halka ne bıraktılar? Madde madde düşüneyim: Birincisi, şeffaf diplomasi şart – gizli anlaşmalar değil. İkincisi, somut yardımlar, örneğin Filistin'e yönelik ambargoları kaldırmak. Üçüncüsü, askeri harcamalarını azaltıp, BM barış güçlerine gerçek fon sağlamak. Yoksa bu vaatler, sadece bir sonraki seçime kadar sürmek için yapılmış gibi durur.
Ama gerçekçi olalım, bu tür açıklamalar genellikle iç politika için bir manevra. Hatırlayın, Brexit sonrası İngiltere'nin küresel imajını düzeltme çabalarını; şimdi Orta Doğu'yu bir pazar olarak görüyorlar. Benim gözlemim, bu coğrafyada barışın, tek bir ülkenin jestiyle gelmeyeceği; herkesin kendi çıkarlarını bir kenara bırakması lazım. Yine de, İngiltere'nin bu adımı küçümsemiyorum – en azından bir başlangıç, ama geçmişe bakınca, inandırıcı gelmiyor. İşte tam da bu yüzden, bölgedeki oyuncuların hepsine şüpheyle yaklaşmak en akıllıca yol. Sonuçta, filmde kahraman her zaman kötü sürprizlerle karşılaşır.
Orta Doğu'nun karmaşık düğümünü çözmek için, tarih derslerini iyi okumak gerek; Sykes-Picot'un 1916'daki hatası hala yankılanıyor. İngiltere eğer ciddiyse, ilk adım olarak 2020'deki Körfez anlaşmalarında daha aktif rol alsın, ama bu sefer petrol kuyularını değil, insan hayatlarını önceliklesin. Benzer şekilde, İran'la nükleer müzakerelerde arabuluculuk yapsınlar; yoksa bu vaatler, rüzgarda uçan kumlar gibi kalır. İşte bu noktada, barışın ancak somut eylemlerle geleceğini vurgulamak isterim – laf değil, iş. Yoksa, herkes kendi senaryosunu yazar durur.
00