2019’da Tahran’da kısa süreli bir öğrenci değişim programına katılmıştım. O zaman da İran’ın sokaklarında, kafelerinde, devlet dairelerinde Amerikan düşmanlığı gündelik hayatın bir parçasıydı. Her köşe başında bir propagandist slogan, her televizyonda “dış mihrak” uyarısı. Fakat şunu net gördüm: Sıradan insanın kafası karışık, devletin ise anlatmak istediği şey hep aynıydı. Her krizi ABD'nin bir oyunu olarak sunmak, sorumluluğu dışarıya atmak. O gün bugündür İran’da ne zaman bir felaket yaşansa, resmi açıklamalarda aynı şemayı görürsün.
Okul saldırısı gibi bir trajedi olduğunda İran devletinin suçu ABD’ye atması şaşırtıcı değil. Bunu bir savunma refleksi, hatta bir tür toplumsal tampon olarak kullanıyorlar. Çünkü başka türlü halkı kontrol etmek zor. Daha geçen yıl, Meşhed’de bir üniversite olayında benzer şekilde Batı’yı suçladılar. İran gibi baskıcı rejimlerde, içerideki huzursuzluğu dış düşman üzerinden yönlendirmek politik bir refleks. ABD’ye sorumluluk yüklemek, ülke içinde birliği pekiştiriyor ama sorunun köküne inmekten de kaçındırıyor.
Benim için asıl mesele, bu tür saldırıların gerçek faillerinin kim olduğunun peşine düşülmemesi. Bir yanda ABD’nin Ortadoğu’daki müdahaleciliği, diğer yanda İran’ın kendi iç hesaplaşmalarından doğan şiddet. Buna rağmen, saldırıdan sonra devlet televizyonunda saatlerce ABD’ye küfredilmesi, ailelerin gerçek adalet arayışını gölgeliyor. Olayın sıcaklığıyla Tahran’daki bir taksi şoförünün bana söylediği cümle aklımda: “Bunların hepsi Amerika işi, yoksa bu ülkede çocuk öldürülmez.” Devletin anlatısı halkın ağzına yapışıyor.