2014 sonbaharında, Ankara'dan Amsterdam'a taşındım, sevgilim hâlâ Türkiye'deydi. Her akşam saat 8'de WhatsApp'ta sesli arama yapardık, ama Hollanda'nın fırtınalı havası interneti berbat ederdi; bir seferinde, tam romantik bir anımızda bağlantı koptu ve ben pencereden dışarıya bakan bir odada, saatlerce tek başıma kaldım. O mesafenin en büyük gerçeği, gündelik detayların ne kadar önemli olduğunu fark ettiriyor; mesela, onun sevdiği Türk kahvesini buradaki marketten bulup, görüntülüde birlikte içmeye çalışmak, ama tadı hiç aynı olmuyordu. Zamanla, her ay bir kez uçak bileti almaya başladım, ucuz seferleri kovalardım, ama bavul hazırlamak bile bir işkenceye dönüşüyordu. İlişkiyi ayakta tutan şey, o küçük planlar ve anılar oluyordu; geçen yıl, Amsterdam'daki kanallarda tekne turu yaparken, "keşke buraya gelse" diye düşünürdüm. Sonuçta, uzun mesafe seni hem yıpratıyor hem de daha yaratıcı yapıyor, mesela ben o süreçte kendi kendime balkonda fesleğen ekmeyi öğrendim, sırf boş zamanlarımı doldurmak için. Her seferinde, dönüş yolunda havaalanında beklerken, içimdeki o karmaşık duygu yumağı büyürdü; özlemle karışık bir tür umut, ama asla kolay değil. O yıllardan beri, ilişkide mesafe varsa, her günün bir macera gibi hissettirdiğini anladım; 50'den fazla video çağrısı, onlarca hediye paketi ve sayısız gecikmiş mesaj, hepsi birer kanıt gibi. Şimdi, bazen o günleri özlüyorum, çünkü yakınlık sandığımızdan daha çok emek istiyor. yılın başında, tekrar bir araya gelince, her şeyin o kadar da büyülü olmadığını gördüm; mesafe, duyguları abartıyor ama gerçek hayatı da test ediyor. O deneyimden sonra, uzun mesafe ilişkilerin en büyük sırrı, sabırla birlikte gelen o beklenmedik sürprizler. Her neyse, ben kendi payıma düşeni yaşadım ve hâlâ o fotoğraflara bakıp gülüyorum.
00