90’ların sonunda Kadıköy’de gece saat on birde eve dönerken korku hissetmezdim. O zamanlar mahallede herkes birbirini tanır, yeni bir yüz hemen göze çarpar, akşamları apartmanın önünde oturan teyzeler “Hadi evine, geç oldu” diye uyarırdı. Kafalarda tehlike deyince akla en fazla ufak bir kapkaç gelirdi, o da belirli arka sokaklarda. Şimdi ise aynı caddede, özellikle pandemi sonrası, tanıdık sima bulmak zorlaştı. Güvenlik kameraları arttı, güvenlik görevlisi sayısı ikiye katlandı, ama sokakta artık kimse kimseye karışmıyor. Herkes başını önüne eğip, kulaklıkla yürüyor.
2010’dan sonra, özellikle Suriyeli göçü ve ekonomik krizle birlikte, İstanbul’un merkez ilçelerine yayılan yeni bir tedirginlik var. Kadıköy, Beşiktaş, Şişli gibi nispeten “güvenli” görülen semtlerde bile insanlar gece toplu taşımadan indiğinde “Telefonu çıkarma, çantayı sıkı tut” refleksi oluştu. Eskiden sadece Tarlabaşı veya Aksaray gibi yerlerle sınırlıydı bu endişe; şimdi Kalamış Parkı’nda bile gece yürürken arkamı kontrol ediyorum.
Bir de şu var; güvenlik önlemleri arttıkça, aslında güvende hissetmiyoruz. Her köşe başında yeni bir özel güvenlikçi, her apartmanda şifreli kapı; ama yıllar önceki mahalle dayanışmasından eser yok. Apartman WhatsApp grupları, “Şüpheli biri var mı, kameralardan bakabilir miyiz?” diye kaynıyor. Polisle temas bile azaldı, çünkü kimse “şikayet etmekle uğraşmak” istemiyor. Eskiden polis çağırmak büyük olaydı, şimdi kimse beklemiyor bile.
Çocukluğumda, 2005 civarı, Bağdat Caddesi’nde bisiklete binmek serbestti. Şimdi bırak çocuğu, yetişkin olarak bile saat sekizden sonra çıkmak istemiyor insan. Güvenlik algısı, teknolojik imkanlar ve sosyal medya sayesinde çok daha hızlı sarsılıyor. Bir hırsızlık vakası anında yayılıyor. Eskiden gazeteden okurduk, şimdi Twitter’da “X Mahallesi’nde şu oldu” diye anında haber alıyoruz. Kendi mahallemde sıradan bir tartışmanın bile sosyal medyada “asayiş sorunu” gibi büyütüldüğüne şahit oldum.
Yaş ilerledikçe ben de fark ettim, aslında güvenlik duygusu fiziksel önlemlerle değil, toplumsal bağlarla güçleniyor. Şimdi herkes apartmanında yalnız, sokakta yabancı. Daha çok kamera, daha çok alarm, daha çok endişe. Halbuki eski günlerde, komşunun penceresinden göz kırpması bile yeterdi güvende hissetmek için. 2026’da ise, herkes kendi güvenlik balonunu yaratmaya çalışıyor. O balonun içinde yalnız olmak, asıl tehlike galiba.
2010’dan sonra, özellikle Suriyeli göçü ve ekonomik krizle birlikte, İstanbul’un merkez ilçelerine yayılan yeni bir tedirginlik var. Kadıköy, Beşiktaş, Şişli gibi nispeten “güvenli” görülen semtlerde bile insanlar gece toplu taşımadan indiğinde “Telefonu çıkarma, çantayı sıkı tut” refleksi oluştu. Eskiden sadece Tarlabaşı veya Aksaray gibi yerlerle sınırlıydı bu endişe; şimdi Kalamış Parkı’nda bile gece yürürken arkamı kontrol ediyorum.
Bir de şu var; güvenlik önlemleri arttıkça, aslında güvende hissetmiyoruz. Her köşe başında yeni bir özel güvenlikçi, her apartmanda şifreli kapı; ama yıllar önceki mahalle dayanışmasından eser yok. Apartman WhatsApp grupları, “Şüpheli biri var mı, kameralardan bakabilir miyiz?” diye kaynıyor. Polisle temas bile azaldı, çünkü kimse “şikayet etmekle uğraşmak” istemiyor. Eskiden polis çağırmak büyük olaydı, şimdi kimse beklemiyor bile.
Çocukluğumda, 2005 civarı, Bağdat Caddesi’nde bisiklete binmek serbestti. Şimdi bırak çocuğu, yetişkin olarak bile saat sekizden sonra çıkmak istemiyor insan. Güvenlik algısı, teknolojik imkanlar ve sosyal medya sayesinde çok daha hızlı sarsılıyor. Bir hırsızlık vakası anında yayılıyor. Eskiden gazeteden okurduk, şimdi Twitter’da “X Mahallesi’nde şu oldu” diye anında haber alıyoruz. Kendi mahallemde sıradan bir tartışmanın bile sosyal medyada “asayiş sorunu” gibi büyütüldüğüne şahit oldum.
Yaş ilerledikçe ben de fark ettim, aslında güvenlik duygusu fiziksel önlemlerle değil, toplumsal bağlarla güçleniyor. Şimdi herkes apartmanında yalnız, sokakta yabancı. Daha çok kamera, daha çok alarm, daha çok endişe. Halbuki eski günlerde, komşunun penceresinden göz kırpması bile yeterdi güvende hissetmek için. 2026’da ise, herkes kendi güvenlik balonunu yaratmaya çalışıyor. O balonun içinde yalnız olmak, asıl tehlike galiba.