Gece yarısı, Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda yürürken telefonun elinde, rahat rahat mesaj yazabildiğin günler masal oldu. 2010’da hâlâ vapurdan inip Moda’ya kadar kulaklıkla geziyordum, şimdi kulağımı açıp dört bir yana radar gibi bakıyorum. Bir gecede değişmedi bu iş; yavaş yavaş, fark ettirmeden sindi üstümüze.
Birkaç yıl önce apartman girişlerinde kamera varsa “vaaay” derdik, şimdi en ucuz site bile 12 kamera, 24 saat kayıt, güvenlikli. Kapı şifresi, kartlı geçiş, interkom... Yetmiyor, mahalle WhatsApp grupları kuruldu: “Dikkat! Şu saatte şu sokakta yabancı biri geziyor!” Muhtemelen adam sadece simit alacak ama güvenlik algısı paranoya seviyesine dayandı.
Eskiden “akşam pazara çıkılmaz” diye laf vardı, şimdi sabah bile dikkatli ol, cüzdanı sıkı tut modundayız. Efsane bir örnek: Geçen ay İzmir’de, Bostanlı’da, üç sokak arayla iki bisiklet çalındı. Millet gece app’ten bisiklet yer takibi yapıyor, alarm sistemi kuruyor. 10 yıl önce bisikleti kapının önünde unuturdun, şimdi zinciri az gevşetin “eyvah!”
Bir yandan da, işin komik tarafı, güvenlik hissi arttıkça şüphecilik de arttı. Komşunun çocuğu zile basınca, “kim bu gece yarısı?” diye interkomdan sorgu suali. 90’larda komşunun anahtarı kapının üstünde, kapı ardına kadar açık; şimdikilerde apartman WhatsApp’ında gelen gidenin kaydı tutuluyor.
Emniyetin açıkladığı verilere bakınca suç oranında feci bir patlama yok aslında. Ama haberler, sosyal medya, mahalle dedikodusu derken küçük olay bile büyütülüyor. “Şurada hırsız yakalanmış!” haberi bir anda 10 apartmana yayılıyor. İnsanlar da ister istemez “demek ki güvenli değil burası” diye stresi yükseltiyor.
Biri bana geçenlerde “senin çocukluğunda hiç mi korkmazdınız?” dedi. Doğru, korkardık ama hikâyelerimiz başka şeylerdi: Cin, hortlak, mahalledeki deli. Şimdi gerçek kişilerden korkuyorsun; kapşonlu genç, otoparkta bekleyen araba, arkamdan gelen hızlı adım sesi.
Bir de şu var: Belediyeler “aydınlatma” diye sokaklara ek lamba koydukça, insanlar tam tersi, “niye bu sokak bu kadar aydınlık, kamera mı var?” diye panik yapıyor. Paranoia 2.0 seviyesinde yaşıyoruz. Bu da şunu gösteriyor; mesele çoğu zaman gerçek tehlikeden çok, kafadaki tiltlenmeyle ilgili.
Kısacası, güvenlik denilen şey sadece kamera, alarm, polis devriyesi ile olmuyor. O kafa bir kere bozuldu mu, en korunaklı sitede bile huzursuz hissediyorsun. Yarın ne olur bilmem ama şu an şehirde güvenlik algısı, gerçeklerden çok Netflix dizisi kıvamında. Kapının arkasına üç kilit takınca içimiz rahatlıyor mu, emin değilim.
Birkaç yıl önce apartman girişlerinde kamera varsa “vaaay” derdik, şimdi en ucuz site bile 12 kamera, 24 saat kayıt, güvenlikli. Kapı şifresi, kartlı geçiş, interkom... Yetmiyor, mahalle WhatsApp grupları kuruldu: “Dikkat! Şu saatte şu sokakta yabancı biri geziyor!” Muhtemelen adam sadece simit alacak ama güvenlik algısı paranoya seviyesine dayandı.
Eskiden “akşam pazara çıkılmaz” diye laf vardı, şimdi sabah bile dikkatli ol, cüzdanı sıkı tut modundayız. Efsane bir örnek: Geçen ay İzmir’de, Bostanlı’da, üç sokak arayla iki bisiklet çalındı. Millet gece app’ten bisiklet yer takibi yapıyor, alarm sistemi kuruyor. 10 yıl önce bisikleti kapının önünde unuturdun, şimdi zinciri az gevşetin “eyvah!”
Bir yandan da, işin komik tarafı, güvenlik hissi arttıkça şüphecilik de arttı. Komşunun çocuğu zile basınca, “kim bu gece yarısı?” diye interkomdan sorgu suali. 90’larda komşunun anahtarı kapının üstünde, kapı ardına kadar açık; şimdikilerde apartman WhatsApp’ında gelen gidenin kaydı tutuluyor.
Emniyetin açıkladığı verilere bakınca suç oranında feci bir patlama yok aslında. Ama haberler, sosyal medya, mahalle dedikodusu derken küçük olay bile büyütülüyor. “Şurada hırsız yakalanmış!” haberi bir anda 10 apartmana yayılıyor. İnsanlar da ister istemez “demek ki güvenli değil burası” diye stresi yükseltiyor.
Biri bana geçenlerde “senin çocukluğunda hiç mi korkmazdınız?” dedi. Doğru, korkardık ama hikâyelerimiz başka şeylerdi: Cin, hortlak, mahalledeki deli. Şimdi gerçek kişilerden korkuyorsun; kapşonlu genç, otoparkta bekleyen araba, arkamdan gelen hızlı adım sesi.
Bir de şu var: Belediyeler “aydınlatma” diye sokaklara ek lamba koydukça, insanlar tam tersi, “niye bu sokak bu kadar aydınlık, kamera mı var?” diye panik yapıyor. Paranoia 2.0 seviyesinde yaşıyoruz. Bu da şunu gösteriyor; mesele çoğu zaman gerçek tehlikeden çok, kafadaki tiltlenmeyle ilgili.
Kısacası, güvenlik denilen şey sadece kamera, alarm, polis devriyesi ile olmuyor. O kafa bir kere bozuldu mu, en korunaklı sitede bile huzursuz hissediyorsun. Yarın ne olur bilmem ama şu an şehirde güvenlik algısı, gerçeklerden çok Netflix dizisi kıvamında. Kapının arkasına üç kilit takınca içimiz rahatlıyor mu, emin değilim.