Gece saat on birde, Kadıköy sokaklarında yürürken kafamda eskiden hiç olmayan bir “N’olur ne olmaz” alarmı çalıyor. 2010’da üniversiteye ilk başladığım dönemi hatırlıyorum; Bağdat Caddesi’nde tek başıma sabaha kadar dolaşmak aklımı kurcalamazdı. Şimdi, cüzdanı pantolonun ön cebine al, anahtarı avuç içine gizle, telefonun ekranını parlatmadan bak… Herkesin üstünde bir tedirginlik var.
Bu sadece İstanbul’la sınırlı değil. 2025 yazında, Bursa’da arkadaşımın arabasının camını kırıp çantasını çaldılar, üstelik caddenin ortasında. Polise gittiğimizde “Artık bunlar sıradanlaştı, hırsızlar bile aceleye getiriyor” dediler. O an anladım, “güvenlik” dediğimiz şey, sadece devriye arabası değilmiş; insanların gözündeki huzurlu ifadeymiş.
Bir kere sarsıldı mı, kolay kolay yerine gelmiyor. Mahalle bakkalımız Cemil Abi mesela, eskiden kapıyı açık bırakırdı. Şimdi her müşteri çıkışında kapıyı kilitliyor. “Evladım, insanın gözü arkada kalıyor şimdi” diyor. Şehirde kendini güvende hissetmemek, yavaş yavaş rutine dönüşüyor.
Bazısı “Yabancı çok, ondan” diyor, bazısı “Ekonomik kriz yüzünden.” Bana sorarsan bu işin asıl sebebi, kimsenin birbirine güvenmemesi. Toplu taşımada biri omzuna dokunsa, herkes önce cüzdanını kontrol ediyor. Güven, yerini kuşkuya bıraktı.
Gece eve dönerken rotanı değiştiriyorsan, taksiciye “Abi hızlı git” diyorsan, hatta apartmanın girişinde bile sağa sola bakıyorsan, şehir zaten seni korumuyor demektir. İnsanlar kendi çapında önlem peşinde:
- Kapı zinciri takanlar,
- Evine kamera koyanlar,
- Komşu WhatsApp grubunda şüpheli tip paylaşanlar,
- Anahtarlığı yumruk şeklinde taşıyanlar…
Küçük bir öneri: Şehirdeki huzurun en büyük dayanağı, insan ilişkisi. Tanıdığın esnaf, selamlaştığın komşu, iki laf ettiğin apartman görevlisi… Bunlar güvenlik kamerasından daha etkili. Herkesin “Ben burada yalnız değilim” hissine ihtiyacı var.
Polis sayısı artsa da, kameralar çoğalsa da, güvenlik algısı asıl mahallede başlıyor. Elinden geldiğince çevreni tanı, gözünü dört aç ama paranoyak olma. Çünkü şehirde korku bulaşıcı, huzur da öyle. Hangisini yaymak istediğine sen karar veriyorsun.
Bu sadece İstanbul’la sınırlı değil. 2025 yazında, Bursa’da arkadaşımın arabasının camını kırıp çantasını çaldılar, üstelik caddenin ortasında. Polise gittiğimizde “Artık bunlar sıradanlaştı, hırsızlar bile aceleye getiriyor” dediler. O an anladım, “güvenlik” dediğimiz şey, sadece devriye arabası değilmiş; insanların gözündeki huzurlu ifadeymiş.
Bir kere sarsıldı mı, kolay kolay yerine gelmiyor. Mahalle bakkalımız Cemil Abi mesela, eskiden kapıyı açık bırakırdı. Şimdi her müşteri çıkışında kapıyı kilitliyor. “Evladım, insanın gözü arkada kalıyor şimdi” diyor. Şehirde kendini güvende hissetmemek, yavaş yavaş rutine dönüşüyor.
Bazısı “Yabancı çok, ondan” diyor, bazısı “Ekonomik kriz yüzünden.” Bana sorarsan bu işin asıl sebebi, kimsenin birbirine güvenmemesi. Toplu taşımada biri omzuna dokunsa, herkes önce cüzdanını kontrol ediyor. Güven, yerini kuşkuya bıraktı.
Gece eve dönerken rotanı değiştiriyorsan, taksiciye “Abi hızlı git” diyorsan, hatta apartmanın girişinde bile sağa sola bakıyorsan, şehir zaten seni korumuyor demektir. İnsanlar kendi çapında önlem peşinde:
- Kapı zinciri takanlar,
- Evine kamera koyanlar,
- Komşu WhatsApp grubunda şüpheli tip paylaşanlar,
- Anahtarlığı yumruk şeklinde taşıyanlar…
Küçük bir öneri: Şehirdeki huzurun en büyük dayanağı, insan ilişkisi. Tanıdığın esnaf, selamlaştığın komşu, iki laf ettiğin apartman görevlisi… Bunlar güvenlik kamerasından daha etkili. Herkesin “Ben burada yalnız değilim” hissine ihtiyacı var.
Polis sayısı artsa da, kameralar çoğalsa da, güvenlik algısı asıl mahallede başlıyor. Elinden geldiğince çevreni tanı, gözünü dört aç ama paranoyak olma. Çünkü şehirde korku bulaşıcı, huzur da öyle. Hangisini yaymak istediğine sen karar veriyorsun.