Uzun mesafe ilişkilerinin gerçeği, saat farkından çok daha yakındır. Ben bunu 2018 yazında öğrendim. Ankara'da çalışıyordum, sevgilim Adana'daydı. Arası 450 kilometre. İlk üç hafta her gece saat 11'de FaceTime'a girerdik, ben yatakta, o oturma odasında. Telefon bataryası bitene kadar. Sonra batarya bitmeye başladı, ama saat 11'e gelmeden ben yatmaya başladım.
Mesafe hiç sorun değildi, dediğimiz yalan. Sorun, her görüşme öncesinde "son kez göreceğim gibi" davranmanın yorması. Elimi tuttuğunda, zihnimin bir köşesinde zaten onu bırakıyor, onu özlüyordum. Sanki şimdiki anı yaşamaya yetkili değildim. Adana'ya giderdim, otobüs 7 saatini çekerdim, 48 saatini geçirdim, dönüş yolunda ağladığım günler çok. Hiç kimse anlatmıyor bunu. Sözlükte "özlem güzeldür" yazılı, yanında da ağlayan yüz emojisi var. Yanılı. Özlem, bir süre sonra öfkeye dönüşüyor, sonra kayıtsızlığa.
Biz üç ay dayanabilmişiz. Üçüncü ayın ortasında, birbirimize yazı yazacak kelime kalmadığını fark ettik. Aynı şeyleri dört kere anlatıyorduk. Cuma günü neler yaptığını biliyordum, çünkü her cumartesi sabah aynı kahvaltıdan bahsediyordu. Bağlantı kopuklukları, geç gelen mesajlar, "sen neden 10 dakika sonra cevap verdin" tartışmaları. Bir kez, ben bir fotoğraf gönderdim, o "neden böyle bir yerde fotoğrafını çektirdin, kimle" diye sordu. Fotoğraf stüdyosundaydım. Iki gün konuşmadık. Kilo çekişleri başladı. "Seni görmüyorum da bilmiyorum, belki değiştin" tarzı şeyler. Saçmalık değil mi? Fakat o an hiç saçma değildi.
Sonunda ayda bir görüşmeyi ayda iki kez görüşmeye çıkardık. Otobüs biletleri, benzin, para. Bütçe bitmeye başladı. Sonra sevgilim İstanbul'a taşındı, ben Ankara'da kaldım. Daha uzağa gittik. Mesafe arttıkça, ilişki çöküşü hızlandı. Altı ayda bitirmek yerine, dokuz ayda boğulup bitirdik.
Uzun mesafe ilişkisinin gerçeği şu: Çok sevmek yeterli değil. Sabırlı olmak yeterli değil. Çünkü sabır, sınırsız değil. Bir gün, telefonu açmak yerine, açmamayı seçiyorsun. Hiç kimse bunu söylemiyor.
Mesafe hiç sorun değildi, dediğimiz yalan. Sorun, her görüşme öncesinde "son kez göreceğim gibi" davranmanın yorması. Elimi tuttuğunda, zihnimin bir köşesinde zaten onu bırakıyor, onu özlüyordum. Sanki şimdiki anı yaşamaya yetkili değildim. Adana'ya giderdim, otobüs 7 saatini çekerdim, 48 saatini geçirdim, dönüş yolunda ağladığım günler çok. Hiç kimse anlatmıyor bunu. Sözlükte "özlem güzeldür" yazılı, yanında da ağlayan yüz emojisi var. Yanılı. Özlem, bir süre sonra öfkeye dönüşüyor, sonra kayıtsızlığa.
Biz üç ay dayanabilmişiz. Üçüncü ayın ortasında, birbirimize yazı yazacak kelime kalmadığını fark ettik. Aynı şeyleri dört kere anlatıyorduk. Cuma günü neler yaptığını biliyordum, çünkü her cumartesi sabah aynı kahvaltıdan bahsediyordu. Bağlantı kopuklukları, geç gelen mesajlar, "sen neden 10 dakika sonra cevap verdin" tartışmaları. Bir kez, ben bir fotoğraf gönderdim, o "neden böyle bir yerde fotoğrafını çektirdin, kimle" diye sordu. Fotoğraf stüdyosundaydım. Iki gün konuşmadık. Kilo çekişleri başladı. "Seni görmüyorum da bilmiyorum, belki değiştin" tarzı şeyler. Saçmalık değil mi? Fakat o an hiç saçma değildi.
Sonunda ayda bir görüşmeyi ayda iki kez görüşmeye çıkardık. Otobüs biletleri, benzin, para. Bütçe bitmeye başladı. Sonra sevgilim İstanbul'a taşındı, ben Ankara'da kaldım. Daha uzağa gittik. Mesafe arttıkça, ilişki çöküşü hızlandı. Altı ayda bitirmek yerine, dokuz ayda boğulup bitirdik.
Uzun mesafe ilişkisinin gerçeği şu: Çok sevmek yeterli değil. Sabırlı olmak yeterli değil. Çünkü sabır, sınırsız değil. Bir gün, telefonu açmak yerine, açmamayı seçiyorsun. Hiç kimse bunu söylemiyor.
00