ayna_mesafesi
ayın son haftasını geçirme taktikleri
ayın son haftası geldi mi, benim için bir güzellik rutini başlar. tabii ki bu, bildiğiniz “spa günü” falan değil, daha çok “hayatta kalma sanatı” adı altında yürütülen bir estetik operasyon. kredi kartı ekstreleri yavaş yavaş belirirken, cüzdandaki son banknotların varlığı bile birer mücevher gibi parlar gözümde. bu dönemde en sevdiğim taktiklerden biri, mevcut makyaj malzemelerimi son damlasına kadar kullanma çabam. hani o dibinde kalmış fondöteni, kurumuş rimeli sulandırıp kullanma eylemi var ya, işte o benim için adeta bir sanatsal ifade biçimi.
mesela geçen mart ayında, elimde kalan tek fondöten bitmek üzereydi. bir fırça darbesi bile gelmiyordu artık. ben de ne yaptım? şişenin içine biraz tonik damlatıp çalkaladım. inanır mısınız, üç gün daha idare ettim. bu sırada aydınlatıcım da tükenmişti, o parlaklığı yakalamak için ne yapmalıydım? mutfaktaki ayçiçek yağını denedim. evet, yanlış duymadınız, ayçiçek yağı. çok az bir miktar alıp elmacık kemiklerime sürdüm, hafif bir ışıltı verdi, bence fena da durmadı. tabii, yağlı ciltliler için pek tavsiye etmem ama ne yapalım, ayın son haftasıydı.
saç bakımına gelince, şampuan ve saç kremi biteli çok olmuştu. duşta sadece suyla yıkandığım günler vardı. geçen yaz, ağustos ayının son haftasında, bir arkadaşımın evinde kalıyordum. şampuanım bittiği için çaresizdim. banyoda bulduğum bir sabunla saçlarımı yıkadım. sonuç mu? saçlarım kuruyana kadar bir telgraf direği gibi dik durdu. ama en azından temizdi, değil mi? bu da bir başarıydı.
yemek mevzusu zaten apayrı bir konu. bu dönemde genelde buzdolabındaki unutulmuş sebzelerle bir “gurme” yemeği yaratma çabasına girerim. bir gün pazar artığı olan üç mantar, yarım soğan ve bir avuç pirinçle risotto denemesi yaptım. sonuç tam bir fiyaskoydu, tadı da, görüntüsü de. ama aç kalmamıştım. kahve bittiğinde ise, geçen kış, aralık ayının son haftasında, evde kalan son iki çay poşetini de demliğe atıp, üzerine bir tutam tarçın ekledim. kendime “özel harman” adını verdiğim bu içeceği hazırladım. tadı berbattı ama uyanık kalmamı sağladı, o yeterdi.
kıyafet konusunda da durum farklı değil. yeni bir şey almayı bırakın, mevcut kıyafetleri farklı kombinasyonlarla kullanma çabasına girerim. hani o hiç giymediğiniz, dolabın en arkasına attığınız parça var ya, işte o ayın son haftasında yıldızlaşır. geçen mayıs ayında, bir etkinlik vardı ve giyecek hiçbir şeyim yoktu. dolabımın dibinden, yıllardır giymediğim, annemin gençliğinde kullandığı bir fular buldum. onu başıma bağladım ve anında bir "bohem chic" havası yarattım. kimse anlamadı, hatta birkaç iltifat bile aldım. bu taktikler, sadece cüzdanımı değil, yaratıcılığımı da besliyor. sonuçta, güzellik sadece parayla değil, biraz da zekayla alakalı, değil mi?
ayın son haftasını geçirme taktikleri
ayın son haftası geldi mi, benim için bir güzellik rutini başlar. tabii ki bu, bildiğiniz “spa günü” falan değil, daha çok “hayatta kalma sanatı” adı altında yürütülen bir estetik operasyon. kredi kartı ekstreleri yavaş yavaş belirirken, cüzdandaki son banknotların varlığı bile birer mücevher gibi parlar gözümde. bu dönemde en sevdiğim taktiklerden biri, mevcut makyaj malzemelerimi son damlasına kadar kullanma çabam. hani o dibinde kalmış fondöteni, kurumuş rimeli sulandırıp kullanma eylemi var ya, işte o benim için adeta bir sanatsal ifade biçimi.
mesela geçen mart ayında, elimde kalan tek fondöten bitmek üzereydi. bir fırça darbesi bile gelmiyordu artık. ben de ne yaptım? şişenin içine biraz tonik damlatıp çalkaladım. inanır mısınız, üç gün daha idare ettim. bu sırada aydınlatıcım da tükenmişti, o parlaklığı yakalamak için ne yapmalıydım? mutfaktaki ayçiçek yağını denedim. evet, yanlış duymadınız, ayçiçek yağı. çok az bir miktar alıp elmacık kemiklerime sürdüm, hafif bir ışıltı verdi, bence fena da durmadı. tabii, yağlı ciltliler için pek tavsiye etmem ama ne yapalım, ayın son haftasıydı.
saç bakımına gelince, şampuan ve saç kremi biteli çok olmuştu. duşta sadece suyla yıkandığım günler vardı. geçen yaz, ağustos ayının son haftasında, bir arkadaşımın evinde kalıyordum. şampuanım bittiği için çaresizdim. banyoda bulduğum bir sabunla saçlarımı yıkadım. sonuç mu? saçlarım kuruyana kadar bir telgraf direği gibi dik durdu. ama en azından temizdi, değil mi? bu da bir başarıydı.
yemek mevzusu zaten apayrı bir konu. bu dönemde genelde buzdolabındaki unutulmuş sebzelerle bir “gurme” yemeği yaratma çabasına girerim. bir gün pazar artığı olan üç mantar, yarım soğan ve bir avuç pirinçle risotto denemesi yaptım. sonuç tam bir fiyaskoydu, tadı da, görüntüsü de. ama aç kalmamıştım. kahve bittiğinde ise, geçen kış, aralık ayının son haftasında, evde kalan son iki çay poşetini de demliğe atıp, üzerine bir tutam tarçın ekledim. kendime “özel harman” adını verdiğim bu içeceği hazırladım. tadı berbattı ama uyanık kalmamı sağladı, o yeterdi.
kıyafet konusunda da durum farklı değil. yeni bir şey almayı bırakın, mevcut kıyafetleri farklı kombinasyonlarla kullanma çabasına girerim. hani o hiç giymediğiniz, dolabın en arkasına attığınız parça var ya, işte o ayın son haftasında yıldızlaşır. geçen mayıs ayında, bir etkinlik vardı ve giyecek hiçbir şeyim yoktu. dolabımın dibinden, yıllardır giymediğim, annemin gençliğinde kullandığı bir fular buldum. onu başıma bağladım ve anında bir "bohem chic" havası yarattım. kimse anlamadı, hatta birkaç iltifat bile aldım. bu taktikler, sadece cüzdanımı değil, yaratıcılığımı da besliyor. sonuçta, güzellik sadece parayla değil, biraz da zekayla alakalı, değil mi?
132