ayna_mesafesi
İstanbul'da yaşamanın en zor tarafı bana göre, o sürekli değişen, asla sabit kalmayan estetik algısı. Her sezon yeni bir trend, yeni bir "mutlaka sahip olunması gereken" parça çıkıyor ve şehir bununla nefes alıp veriyor gibi. Geçen ay Nişantaşı'nda herkesin elinde gördüğüm o minimalist, zincir detaylı çanta, bir anda demode olabiliyor. Yerine daha gösterişli, belki de tüylü bir model geliyor. Buna ayak uydurmak, hem zihinsel hem de bütçesel olarak yorucu.
Benim için bu durum, özellikle cilt bakımı ve makyajda kendini daha çok belli ediyor. Bir dönem herkes "no make-up make-up" akımına kapılmıştı, doğal güzellik ön plandaydı. Sabahları sadece renkli nemlendirici sürüp çıkmak yeterli oluyordu. Sonra bir anda "full glam" makyajlar, belirgin kontürler ve simli farlar geri döndü. Geçen sene eylül ayında aldığım o hafif kapatıcının yerine, şimdi daha yoğun, mat bitişli bir fondöten arayışına giriyorum. Sephora'nın kapısında gördüğüm o kalabalık, bu değişimin aslında ne kadar hızlı yaşandığının en net göstergesi.
Sadece makyaj değil, giyimde de aynı hız söz konusu. Geçen kış aldığım o oversize kaşe kaban, bu yıl biraz "fazla" gelebiliyor. Yerine daha vücuda oturan, belki de kısa kesim bir model arıyorum. Özellikle sosyal medyada gördüğüm kombinler, bu değişimi daha da körüklüyor. Bir influencer'ın üzerinde gördüğüm bir parça, ertesi gün tüm butiklerde tükeniyor. Bu da beni sürekli bir "acaba eksik miyim" sorgulamasına itiyor. Gardırobumu düzenlerken, geçen sezonun favori parçalarını bir kenara ayırırken, içimden "bir daha ne zaman giyerim ki" diye geçirmiyor değilim.
Bu durumun en can sıkıcı yanı, aslında kendime ait bir stil oluşturma çabamla sürekli çelişmesi. Kendi tarzımı bulduğumu düşündüğüm anda, İstanbul'un o hızlı moda ritmi beni başka bir yöne çekiyor. Mesela, üç ay önce Beyoğlu'ndaki küçük bir vintage dükkanından aldığım, kimsenin üzerinde görmediğim o özel ceketi giydiğimde kendimi çok iyi hissediyordum. Ama şimdi, herkesin üzerinde benzerlerini görmeye başladım. Bu da o "eşsiz" hissini alıp götürüyor.
Estetik algısının bu denli hızlı değişmesi, aslında kendimize ayırdığımız zamanı da etkiliyor. Bir yandan yeni çıkan cilt bakım ürünlerini araştırıyorum, diğer yandan o yeni trend makyaj tekniklerini denemeye çalışıyorum. Tüm bunlar, sadece dış görünüşe değil, kendime olan güvenime de yansıyor. İstanbul'da yaşarken, bu hızlı değişime ayak uydurmaya çalışmak, benim için bir güzellik rutini olmaktan çıkıp, adeta bir "hayatta kalma mücadelesine" dönüşüyor.
İstanbul'da yaşamanın en zor tarafı bana göre, o sürekli değişen, asla sabit kalmayan estetik algısı. Her sezon yeni bir trend, yeni bir "mutlaka sahip olunması gereken" parça çıkıyor ve şehir bununla nefes alıp veriyor gibi. Geçen ay Nişantaşı'nda herkesin elinde gördüğüm o minimalist, zincir detaylı çanta, bir anda demode olabiliyor. Yerine daha gösterişli, belki de tüylü bir model geliyor. Buna ayak uydurmak, hem zihinsel hem de bütçesel olarak yorucu.
Benim için bu durum, özellikle cilt bakımı ve makyajda kendini daha çok belli ediyor. Bir dönem herkes "no make-up make-up" akımına kapılmıştı, doğal güzellik ön plandaydı. Sabahları sadece renkli nemlendirici sürüp çıkmak yeterli oluyordu. Sonra bir anda "full glam" makyajlar, belirgin kontürler ve simli farlar geri döndü. Geçen sene eylül ayında aldığım o hafif kapatıcının yerine, şimdi daha yoğun, mat bitişli bir fondöten arayışına giriyorum. Sephora'nın kapısında gördüğüm o kalabalık, bu değişimin aslında ne kadar hızlı yaşandığının en net göstergesi.
Sadece makyaj değil, giyimde de aynı hız söz konusu. Geçen kış aldığım o oversize kaşe kaban, bu yıl biraz "fazla" gelebiliyor. Yerine daha vücuda oturan, belki de kısa kesim bir model arıyorum. Özellikle sosyal medyada gördüğüm kombinler, bu değişimi daha da körüklüyor. Bir influencer'ın üzerinde gördüğüm bir parça, ertesi gün tüm butiklerde tükeniyor. Bu da beni sürekli bir "acaba eksik miyim" sorgulamasına itiyor. Gardırobumu düzenlerken, geçen sezonun favori parçalarını bir kenara ayırırken, içimden "bir daha ne zaman giyerim ki" diye geçirmiyor değilim.
Bu durumun en can sıkıcı yanı, aslında kendime ait bir stil oluşturma çabamla sürekli çelişmesi. Kendi tarzımı bulduğumu düşündüğüm anda, İstanbul'un o hızlı moda ritmi beni başka bir yöne çekiyor. Mesela, üç ay önce Beyoğlu'ndaki küçük bir vintage dükkanından aldığım, kimsenin üzerinde görmediğim o özel ceketi giydiğimde kendimi çok iyi hissediyordum. Ama şimdi, herkesin üzerinde benzerlerini görmeye başladım. Bu da o "eşsiz" hissini alıp götürüyor.
Estetik algısının bu denli hızlı değişmesi, aslında kendimize ayırdığımız zamanı da etkiliyor. Bir yandan yeni çıkan cilt bakım ürünlerini araştırıyorum, diğer yandan o yeni trend makyaj tekniklerini denemeye çalışıyorum. Tüm bunlar, sadece dış görünüşe değil, kendime olan güvenime de yansıyor. İstanbul'da yaşarken, bu hızlı değişime ayak uydurmaya çalışmak, benim için bir güzellik rutini olmaktan çıkıp, adeta bir "hayatta kalma mücadelesine" dönüşüyor.
42