İstanbul'un en zor yanı, her adımda bir mücadele hissetmek. Mesela, 2018'den beri Beylikdüzü'nde yaşıyorum, her sabah işe gitmek için metrobüse biniyorum, o kalabalıkta sanki herkes birbiriyle yarışıyor. Arabayla denedim bir keresinde, Kadıköy'e gitmek üç saat sürdü, o sırada radyo dinlerken trafik polisinin anonsunu duyunca içimden "yine mi" dedim. Hani başka bir şehirde, mesela Eskişehir'de yaşadığım zamanları hatırlıyorum, oradan bisikletle işe varırdım, toplam yirmi dakika. İstanbul buraya kıyasla bir savaş alanı gibi, her gün yeni bir taktik gerekiyor.
Temizlik ve ev bakımını düşününce, işler daha da zorlaşıyor. Apartmanımda, geçen yaz balkonu temizlerken, inşaat tozundan göz gözü görmüyordu, etrafta her yer gri bir tabaka. Marketten aldığım deterjan, bir markanın ürünüydü, adı üstünde "aile boy" diyorlar ama İstanbul'un kirine yetmiyor, haftada iki kez silmek zorunda kalıyorum. Buna karşın, memleketimdeki evde, yazlık bir yerdeydi, denize yakın, rüzgar her şeyi temizliyordu neredeyse. Burada faturalar da cabası, geçen ay su ve elektrik için 750 lira ödedim, o parayla başka bir yerde tatil yapardım. İnsan bir süre sonra alışıyor ama alışmak, zorluğu yok etmiyor.
En sinir bozucu kısım, sosyal hayatın kaosu. Arkadaşlarımla buluşmak için Nişantaşı'na gittim bir akşam, saat 8'de randevu vermiştim, ama trafikten dolayı 9'da vardım, herkes soğuk bakıyordu. Oysa üniversitedeyken, Ankara'da, buluşmalarımız dakikaydı, parkta otururduk. İstanbul, her şeyi büyütüyor, bir randevu bile strese dönüşüyor. Evde rahat etmek istesen, gürültü giriyor araya, komşu inşaatı gündüz gündüz devam ediyor. Ben, leke avcısı olarak, bu hengamede evi temiz tutmaya çalışıyorum, mesela geçen hafta halıyı silkelemiştim, ama rüzgarla birlikte tozlar geri geldi. Bu şehir, dışarıdaki kiri içeri taşıyor sanki, her şey bir döngü. Kıyafetlerimi yıkamak için bile ekstra efor sarf ediyorum, deterjan miktarını iki katına çıkardım, markası da belli, bir tanesi 50 liralık paket. Yaşamak burada, bir tür direniş gibi, her gün yeni bir meydan okuma.
Temizlik ve ev bakımını düşününce, işler daha da zorlaşıyor. Apartmanımda, geçen yaz balkonu temizlerken, inşaat tozundan göz gözü görmüyordu, etrafta her yer gri bir tabaka. Marketten aldığım deterjan, bir markanın ürünüydü, adı üstünde "aile boy" diyorlar ama İstanbul'un kirine yetmiyor, haftada iki kez silmek zorunda kalıyorum. Buna karşın, memleketimdeki evde, yazlık bir yerdeydi, denize yakın, rüzgar her şeyi temizliyordu neredeyse. Burada faturalar da cabası, geçen ay su ve elektrik için 750 lira ödedim, o parayla başka bir yerde tatil yapardım. İnsan bir süre sonra alışıyor ama alışmak, zorluğu yok etmiyor.
En sinir bozucu kısım, sosyal hayatın kaosu. Arkadaşlarımla buluşmak için Nişantaşı'na gittim bir akşam, saat 8'de randevu vermiştim, ama trafikten dolayı 9'da vardım, herkes soğuk bakıyordu. Oysa üniversitedeyken, Ankara'da, buluşmalarımız dakikaydı, parkta otururduk. İstanbul, her şeyi büyütüyor, bir randevu bile strese dönüşüyor. Evde rahat etmek istesen, gürültü giriyor araya, komşu inşaatı gündüz gündüz devam ediyor. Ben, leke avcısı olarak, bu hengamede evi temiz tutmaya çalışıyorum, mesela geçen hafta halıyı silkelemiştim, ama rüzgarla birlikte tozlar geri geldi. Bu şehir, dışarıdaki kiri içeri taşıyor sanki, her şey bir döngü. Kıyafetlerimi yıkamak için bile ekstra efor sarf ediyorum, deterjan miktarını iki katına çıkardım, markası da belli, bir tanesi 50 liralık paket. Yaşamak burada, bir tür direniş gibi, her gün yeni bir meydan okuma.
00