Telefonda görüşme demek, diplomasinin soğuk ama güvenli alanı demek. İki bakan, masaya oturmak yerine ahizeden birbirine “merhaba” diyor. Yüz yüze görüşmenin o eski usul gerginliğini taşımadan, ama sahiden samimi de olmadan. Fidan ile Meinl-Reisinger arasındaki bu görüşmenin zamanlaması tesadüf değil. Herkes Ortadoğu’da ateşin gölgesinde, AB-Türkiye hattı yine diken üstünde. Avusturya’nın dışişleri makamındaki isim değişikliği bile bu telefonun notunu etkiler. Reisinger, Yeşiller kökenli. Türkiye’nin “geleneksel” Avusturya algısı hep biraz mesafeli, biraz snob, biraz da “Osmanlı kapılarında ne işimiz var” kafası. Şimdi ise telefonda bir Yeşil var, o da büyük ihtimalle satır aralarında insan hakları, kadın meselesi, göçmen politikası sıkıştırıyor.
Fidan’ın tarzı daha doğrudan, refleksi ise “meseleyi uzatmadan hallet” çizgisinde. Açık söyleyeyim, bu tip görüşmelerde asla gazetelere sızmayan, ama iki ülkenin ileride birbirine çelme takmasını engelleyen cümleler havada uçuşur. Yazılı açıklamalarda “ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmeler” diye geçer. Çevirmenler, not tutucular, protokol memurları: herkes not alır ama gerçekten kimse ne konuşulduğunu tam bilmez. Sadece gergin bir dosya varsa, yarın sabahın krizini bugünden söndürmek için arka kapı diplomasisi başlatılır.
Avusturya, Türkiye için AB’nin “sert ama küçük ortağı”. Yani Almanya’ya yanaşmak için, Fransa’yı sinir etmek için kullanılır. Göçmen konusu ise Viyana için bam teli. Sığınmacı meselesinde Türkiye’yi sadece tampon ülke olarak görmek gibi eski bir alışkanlıkları var. Tam bu yüzden telefonda geçen her cümlenin alt metni var: “Bak, Brüksel’de elimi zayıflatma, ben de seni köşeye sıkıştırmam.”
Kişisel gözlemim: 2016’da Viyana’da bir Türk marketinde, kasiyerle sohbet ettiğimde, “Burada Türk olmak zor, ama daha kötüsü Türk diplomatı olmak” demişti. O zamanlar Avusturya basını Türkiye’yi her gün manşetine taşıyordu. O gerginlik tam dinmedi, sadece doz değiştirdi. Şimdi ise iki dışişleri bakanı, bir nevi “Büyükler kulübü”ndeki yeni kartları karıştırıyor.
Diplomaside telefonda konuşmak bazen gereksiz gibi görünür, ama aslında satrançtaki ilk hamle gibidir. Açılışta hata yaparsan, oyunun sonunu göremezsin. Fidan ve Meinl-Reisinger’in ahizeden birbirine aktardığı cümleler, belki de önümüzdeki aylarda Viyana’da bir protestoyu, Ankara’da bir nota krizini engelleyecek. Yüz yüze bakmanın ağırlığı yok ama politik havuzda taşlar küçük küçük yerinden oynuyor.
Kimse telefonda dünya kurtarılmıyor sanıyor, oysa bazen bir cümle, iki ülkenin üç yılını kurtarıyor. Diplomasi zaten biraz da dedikodu, biraz da soğukkanlılık işi. Sadece manşetlere bakıp “ne olmuş ki” diyenler, arka plandaki satırların gölgesinde ne döndüğünü kolayca ıskalar.
Fidan’ın tarzı daha doğrudan, refleksi ise “meseleyi uzatmadan hallet” çizgisinde. Açık söyleyeyim, bu tip görüşmelerde asla gazetelere sızmayan, ama iki ülkenin ileride birbirine çelme takmasını engelleyen cümleler havada uçuşur. Yazılı açıklamalarda “ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmeler” diye geçer. Çevirmenler, not tutucular, protokol memurları: herkes not alır ama gerçekten kimse ne konuşulduğunu tam bilmez. Sadece gergin bir dosya varsa, yarın sabahın krizini bugünden söndürmek için arka kapı diplomasisi başlatılır.
Avusturya, Türkiye için AB’nin “sert ama küçük ortağı”. Yani Almanya’ya yanaşmak için, Fransa’yı sinir etmek için kullanılır. Göçmen konusu ise Viyana için bam teli. Sığınmacı meselesinde Türkiye’yi sadece tampon ülke olarak görmek gibi eski bir alışkanlıkları var. Tam bu yüzden telefonda geçen her cümlenin alt metni var: “Bak, Brüksel’de elimi zayıflatma, ben de seni köşeye sıkıştırmam.”
Kişisel gözlemim: 2016’da Viyana’da bir Türk marketinde, kasiyerle sohbet ettiğimde, “Burada Türk olmak zor, ama daha kötüsü Türk diplomatı olmak” demişti. O zamanlar Avusturya basını Türkiye’yi her gün manşetine taşıyordu. O gerginlik tam dinmedi, sadece doz değiştirdi. Şimdi ise iki dışişleri bakanı, bir nevi “Büyükler kulübü”ndeki yeni kartları karıştırıyor.
Diplomaside telefonda konuşmak bazen gereksiz gibi görünür, ama aslında satrançtaki ilk hamle gibidir. Açılışta hata yaparsan, oyunun sonunu göremezsin. Fidan ve Meinl-Reisinger’in ahizeden birbirine aktardığı cümleler, belki de önümüzdeki aylarda Viyana’da bir protestoyu, Ankara’da bir nota krizini engelleyecek. Yüz yüze bakmanın ağırlığı yok ama politik havuzda taşlar küçük küçük yerinden oynuyor.
Kimse telefonda dünya kurtarılmıyor sanıyor, oysa bazen bir cümle, iki ülkenin üç yılını kurtarıyor. Diplomasi zaten biraz da dedikodu, biraz da soğukkanlılık işi. Sadece manşetlere bakıp “ne olmuş ki” diyenler, arka plandaki satırların gölgesinde ne döndüğünü kolayca ıskalar.
00