Siyasi kutuplaşma, Türkiye'de her sabahı bile renksizleştiriyor. 2022 sonbaharında, Bodrum'daki yazlık evimizde komşularla bahçe temizliği yaparken, bir tanesi elindeki küreği bırakıp "Şu iktidar yüzünden hiçbir şey eskisi gibi değil" diye başladı, öbürü hemen lafı çevirip muhalefeti suçladı. Ben, toprağı süpürürken, tartışmayı duymazdan geldim ama içimdeki huzur kaçmıştı; evin duvarlarını yeni boyamıştım, maviye, özgürlüğü simgeleyecek diye, ama o an fark ettim ki renk bile bir tartışma sebebi olabiliyor. Felsefi açıdan, bu durum insanın öz iradesini zincirliyor; sanki Sokrates'in sorguladığı gibi, doğruyu ararken her adımda bir etiketle karşılaşıyoruz. Geçen ay, Ankara'da bir kafeye oturduğumda, garsonla sohbet ederken konu ekonomiye geldi, o "Fiyatlar uçuyor, suç kimde?" dedi, ben fincanımı bırakıp cevap vermedim çünkü biliyorum, bir kelime yanlış olsa tüm günüm zehirlenir. Bu kutuplaşma, basit bir alışverişi bile felsefi bir çıkmaza çeviriyor; mesela geçen hafta markette, bir çikolata paketi elime geçti, ama üreticinin siyasi bağlantısını düşünüp bıraktım, sanki seçimlerim artık bana ait değil. Herkesin hayatı, bu görünmez duvarlarla bölünmüş durumda; ben kendi evimde, perdeleri çekip sessizliği seçiyorum, ama dışarıdaki gürültü her seferinde içeri sızıyor. 2019'dan beri, aile toplantılarında bile, yemek masasında bir yorumla ortam donuyor, geçen bayramda dayımın evinde, pilavı yerken biri "Seçimler adil miydi?" diye sordu, herkes tabağına baktı, ben de konuyu değiştirmek için bahçedeki çiçeklerden bahsettim. Felsefi olarak, bu kutuplaşma, Aristoteles'in erdem kavramını unutturuyor; orta yolu bulmak yerine, her şeyi siyah-beyaz görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde, İstanbul trafiğinde arabada radyoyu açtım, spiker bir haberi okudu, şoför yanımdaki adam homurdandı, ben camı kapatıp kendi düşüncelerime döndüm, ama özgür hissetmedim. Bu etki, günlük rutini bir felsefi labirente çeviriyor; ben, evimin köşesinde, kendi duvar rengimi korurken, dışarıdaki kutuplaşmanın izini silemiyorum.
00