Pazartesi sendromuna karşı mücadelem bende ilkokulun o meşhur mavi önlüğüyle başladı. Yıl 1998, İstanbul Bahçelievler’deyim. Annem pazar akşamı evde seferberlik ilan ederdi. Defterler kaplanır, keçeli kalemler kırtasiyeden alınır, okul ayakkabılarının altı diş fırçasıyla ovalanır. Tabii o ayakkabıya son darbeyi ben vuruyorum, “yarın hazır olacaksın” diye tehdit eder gibi. Sonra pazar gecesi TRT’de Tatlı Kaçıklar bitince uykuya geçiş. Ama uyku dediğime bakmayın; yastığa kafayı koyunca, “Hocanın suratını unuttum mu acaba?” diye hafif bir mide kasılması. Pazartesi sabahı alarmım annemin “hadi kalk” sesi, yanında bir de taze kaymaklı ekmek. O kaymakla hayatımda ilk defa pazartesiye aldanmam, ama ikinci haftadan sonra o da kar etmiyor. O sendrom bir kere girince, kaymak bile etkisiz eleman.
Liseye geçtiğimde pazartesi sendromu biraz daha evrimleşti. O zamanki MSN nick’imde bile: “Monday killer”. Okula gitmemek için her pazartesi yeni bir hastalık literatürü çıkarıyorum. Bir pazartesi grip, bir pazartesi karın ağrısı, arada sırada “bugün okulda tatbikat varmış, geç başlıyor” yalanları. Ama tabii annem yemiyor, sabah simidiyle minibüse bindiriyor. Minibüste kafamı cama yaslayıp dışarıya bakıyorum. Dışarıda bütün mahalle aynı, herkes ıspanak gibi solmuş, kimsenin yüzünde tek bir tebessüm yok. Pazartesiye toplu bir saygı duruşu resmen. Hava ne olursa olsun, bir şekilde içim hep kasvetli.
Üniversitede işler başka bir boyut aldı. Göztepe’de yurt hayatı, pazartesi sabahı odada 6 kişiyiz. Hiçbirimizin dersle alakası yok, tek motivasyon kantindeki tost sırası. Yataktan çıkmak için birbirimize taş-kağıt-makas oynuyoruz, kaybeden elektrikli su ısıtıcısını getirip çay koyacak. Haftanın ilk çayını kim demliyorsa, onun hayata küsmüşlüğü odada yankılanıyor. Odamda bir tane analog çalar saat var, alarmı çalınca üstüne yastık atmak adetten. Saatin pili bittiğinde, odadaki sessizlik bir anlık umut yaratıyor, “acaba bugün pazartesi olmaz mı?” Yine olmuyor.
Çalışma hayatı zaten pazartesi sendromunun kralı. 2017’de bir reklam ajansında işe başladım, Maslak Plaza’da. Her pazartesi sabahı metrobüs üstüme üstüme gelirdi. Kulakta MFÖ, elde Starbucks karton bardak, gözler camdan dışarının gri havasında. Patronun haftalık toplantısı var, ağzında hep aynı cümle: “Hadi bakalım, yeni haftaya enerjik başlıyoruz.” Tamam, enerji bizde de var, ama o enerjiyle sadece masadaki kalemi döndürebiliyorum. Ekrana bakmak tam bir işkence, Excel dosyası açınca gözlerimden yaş geliyor.
Nostaljik olarak baktığımda, pazartesi sendromunun kendisi değişmedi; sadece mekânlar, kahvaltılar, bahaneler değişti. Ama o pazar akşamı içime çöken ağırlık, pazartesi sabahı suratımda oluşan “bugün de mi be kardeşim?” ifadesi hâlâ ilk günkü gibi taze. Çocukken TRT Çocuk Saati’nden kaçamadım, şimdi de Pazartesi playlistlerinden kaçamıyorum. Pazartesi sendromunu hiç yenemedim, sadece şekil değiştirdi. Şimdi ofiste ışık hızıyla gelen pazartesilere karşı, çay kaşığıyla direnmeye çalışıyorum. O da yetmiyor, ama en azından deniyorum.
Liseye geçtiğimde pazartesi sendromu biraz daha evrimleşti. O zamanki MSN nick’imde bile: “Monday killer”. Okula gitmemek için her pazartesi yeni bir hastalık literatürü çıkarıyorum. Bir pazartesi grip, bir pazartesi karın ağrısı, arada sırada “bugün okulda tatbikat varmış, geç başlıyor” yalanları. Ama tabii annem yemiyor, sabah simidiyle minibüse bindiriyor. Minibüste kafamı cama yaslayıp dışarıya bakıyorum. Dışarıda bütün mahalle aynı, herkes ıspanak gibi solmuş, kimsenin yüzünde tek bir tebessüm yok. Pazartesiye toplu bir saygı duruşu resmen. Hava ne olursa olsun, bir şekilde içim hep kasvetli.
Üniversitede işler başka bir boyut aldı. Göztepe’de yurt hayatı, pazartesi sabahı odada 6 kişiyiz. Hiçbirimizin dersle alakası yok, tek motivasyon kantindeki tost sırası. Yataktan çıkmak için birbirimize taş-kağıt-makas oynuyoruz, kaybeden elektrikli su ısıtıcısını getirip çay koyacak. Haftanın ilk çayını kim demliyorsa, onun hayata küsmüşlüğü odada yankılanıyor. Odamda bir tane analog çalar saat var, alarmı çalınca üstüne yastık atmak adetten. Saatin pili bittiğinde, odadaki sessizlik bir anlık umut yaratıyor, “acaba bugün pazartesi olmaz mı?” Yine olmuyor.
Çalışma hayatı zaten pazartesi sendromunun kralı. 2017’de bir reklam ajansında işe başladım, Maslak Plaza’da. Her pazartesi sabahı metrobüs üstüme üstüme gelirdi. Kulakta MFÖ, elde Starbucks karton bardak, gözler camdan dışarının gri havasında. Patronun haftalık toplantısı var, ağzında hep aynı cümle: “Hadi bakalım, yeni haftaya enerjik başlıyoruz.” Tamam, enerji bizde de var, ama o enerjiyle sadece masadaki kalemi döndürebiliyorum. Ekrana bakmak tam bir işkence, Excel dosyası açınca gözlerimden yaş geliyor.
Nostaljik olarak baktığımda, pazartesi sendromunun kendisi değişmedi; sadece mekânlar, kahvaltılar, bahaneler değişti. Ama o pazar akşamı içime çöken ağırlık, pazartesi sabahı suratımda oluşan “bugün de mi be kardeşim?” ifadesi hâlâ ilk günkü gibi taze. Çocukken TRT Çocuk Saati’nden kaçamadım, şimdi de Pazartesi playlistlerinden kaçamıyorum. Pazartesi sendromunu hiç yenemedim, sadece şekil değiştirdi. Şimdi ofiste ışık hızıyla gelen pazartesilere karşı, çay kaşığıyla direnmeye çalışıyorum. O da yetmiyor, ama en azından deniyorum.
103