2018 yazında Fethiye’den dönüşte yaşadığım boşluk hâlâ aklımda. Otele son gece valiz toplarken bile heyecan var, sanki sabaha karşı yine denize gidecekmişim gibi. Sonra otobüs garında, 7 saatlik yolculuk boyunca pencereye yaslanıp geçen ağaçları izledim. İstanbul’a geldim, evin anahtarı çantanın en dibine gitmiş, bir süre aradım. Kapıyı açınca ilk işim balkona çıkmak oldu, deniz yok, karşı apartmanın solgun duvarı var. Odaya girince valizi yatağa atsaydım da, içinden turuncu havlu, güneş kremi, kum taneleri dökülseydi, bir süre bakakaldım öyle.
Evdeki hava, tatildeki gibi kokmuyor. Kahve makinesi ses çıkarmıyor. Akşam olunca fark ettim, burada kimse “gece yürüyüşüne çıkıyoruz, geliyor musun?” demiyor. Duvar saatinin tıkırtısı fazla yüksek geliyor. O zaman anladım, tatilden dönen insan bir süreliğine oraya ait hissetmiyor. Sanki nereye koysan eğreti duracak gibi, koltuk da, yastık da fazla düzgün. Tatilde dağıttığın her şey evde eksik kalıyor.
Evdeki hava, tatildeki gibi kokmuyor. Kahve makinesi ses çıkarmıyor. Akşam olunca fark ettim, burada kimse “gece yürüyüşüne çıkıyoruz, geliyor musun?” demiyor. Duvar saatinin tıkırtısı fazla yüksek geliyor. O zaman anladım, tatilden dönen insan bir süreliğine oraya ait hissetmiyor. Sanki nereye koysan eğreti duracak gibi, koltuk da, yastık da fazla düzgün. Tatilde dağıttığın her şey evde eksik kalıyor.
00