2021’in sonlarına doğru, İstanbul’da, Zincirlikuyu’daki o meşhur AVM’de fiyat etiketlerine bakarken kafamın içinde tek bir soru vardı: “Gerçekten buna ihtiyacım var mı?” Cevap çoğu zaman hayır oluyor ama kasaya yine de gidiyorsun, çünkü alışveriş sadece ihtiyaç değil, bir anlamda kaçış.
Türkiye’de tüketim alışkanlıkları garip bir dengeye oturmuş durumda. Bir yanda asgari ücretle geçinmeye çalışanlar, diğer yanda cep telefonunu iki senede bir yenileyen koca bir kitle. Aradaki fark sadece gelir değil, kafa yapısı. Biri “yetinmek”le büyürken, diğeri “daha fazlası olmalı” saplantısına kapılmış. 2023’te yapılan bir araştırmada, Türkiye’de tüketicilerin yüzde 65’i indirim kovalamadan alışveriş yapmıyor. Yani fiyat algısı, ekonominin sinir ucuna dönüşmüş.
Alışveriş davranışımız, direkt olarak piyasayı yönlendiriyor. Mesela Migros’taki yoğurt reyonunda en ucuz markaya saldırıldığı gün, üretici de bunun peşine düşüyor. Piyasada “ucuz”un peşinden giden bir kitle olduğu sürece, kalite ikinci plana düşüyor. Tüketici “fiyata” odaklandıkça, üretici de maliyeti kısmaya başlıyor. O yüzden 2022’de aldığın kaşar peyniriyle, 2026’dakinin tadı bir olmuyor.
Diğer tarafta, gereksiz harcama alışkanlığı yeni ekonomi krizlerinin de kapısını açıyor. Kredi kartı borcu Türkiye’de rekor kırdı; 2026’ın sonunda bireysel kredi kartı borçları 1 trilyon TL’yi geçti. “Nasılsa öderim” kafasıyla yapılan o lüzumsuz alışverişler, zincirleme şekilde enflasyona, dövizde dalgalanmaya, bankaların batık kredi oranlarında patlamaya yol açıyor. Bir yerde ipin ucu kaçtı mı, domino taşı misali her şey devriliyor.