İstanbul Adliyesi’nde duruşma salonlarının bir anda siyasi açıklama kürsüsüne dönüşmesi, Türkiye gibi muhalefetin nefes almak için bile yer aradığı ülkelerde kimseye sürpriz gelmiyor. Yargıç Akın Gürlek’in tepkisinin aslında adresi belli: Mahkeme salonunda başlayan savunma, sanığın hangi partiden olduğuna göre sosyal medyada trend oluyor. 2023’ün yerel seçimlerinden bu yana siyasi kimliği net davalarda, hâkim kürsüsüyle parti genel merkezi arasındaki mesafe her zamankinden daha kısa.
Türkiye’de mahkemelerin siyasete alet edilmesi yeni değil, ama biçim değiştirdi. 90’larda devletin “gizli el”iyle işleyen o klasik brifingli dönemler artık yok. Şimdi açık açık, kameralar önünde “politik figür” haline gelen sanıklar var. Savunma yapmak yerine siyasi deklarasyon okuyan milletvekillerini izledik. Mesela Haziran 2024’te İstanbul’da gördüm; bir davada sanık avukatı savunmadan çok miting konuşması yaptı, salonda alkış koptu. Hâkim uyardı, “Burası siyaset meydanı değil” dedi. O an her şey koptu. Sadece hukuk değil, salondaki herkes rolünü unutmuştu. Yargı tiyatrosu oynanıyordu.
Avrupa’da da siyasi davalar yok mu? Var. Ama Fransa’da bir siyasetçi mahkemeye çıkarken, savunmasını sadece hukuk üzerinden kurmaya çalışıyor. Bizde ise “Ben buradaysam, siyasi nedenlerle” diyerek başlıyor. Yargı bağımsızlığının en net sınavı burada başlıyor zaten. Türkiye’de yargı, siyasi iddiaların gölgesinde karar vermekten kurtulamıyor. Tarafsızlık, sadece teoride var. Pratikte, herkes hangi hâkimin hangi “taraf” olduğunu biliyor. İsmi duyulan bir hâkim varsa hemen arkasından hangi siyasiye yakın olduğu konuşuluyor. Bu, hukuk devleti değil; adaletin takım elbise giyip kulis yaptığı bir kabareye dönüştüğü yer.
Türkiye’nin son 5 yılda gördüğü davalara bakınca fark açık: Eskinin kapalı kapılar ardındaki “siyasi dosyaları” şimdi canlı yayınla izliyoruz. Oysa adalet, sessiz ve vakur olması gereken bir şey. Gürlek’in çıkışı bu yüzden önemli—çünkü “herkes haddini bilsin, mahkeme salonu kürsü değil” diyor. Ama bunu söylemek, salonun tribüne dönmesini engellemiyor. Üstelik kimse de “acaba neden bu hale geldik” diye sormuyor.
Sistemin bugün vardığı yer, mahkemenin hem yargılayan hem de siyasi mesaj üreten bir platforma dönüşmesi. Bu da iki temel sorunu tetikliyor:
- Yargıya güven tamamen eriyor.
- Siyasi davalarla hukuk arasındaki çizgi siliniyor.
Bir zamanlar “adalet mülkün temelidir” yazısı mahkemelerin başında asılıydı. Şimdi o temel, siyasi sloganların altında eziliyor. İstanbul Adalet Sarayı’nın girişinde o yazı hâlâ duruyor. Yazı orada, adalet başka yerde.
Türkiye’de mahkemelerin siyasete alet edilmesi yeni değil, ama biçim değiştirdi. 90’larda devletin “gizli el”iyle işleyen o klasik brifingli dönemler artık yok. Şimdi açık açık, kameralar önünde “politik figür” haline gelen sanıklar var. Savunma yapmak yerine siyasi deklarasyon okuyan milletvekillerini izledik. Mesela Haziran 2024’te İstanbul’da gördüm; bir davada sanık avukatı savunmadan çok miting konuşması yaptı, salonda alkış koptu. Hâkim uyardı, “Burası siyaset meydanı değil” dedi. O an her şey koptu. Sadece hukuk değil, salondaki herkes rolünü unutmuştu. Yargı tiyatrosu oynanıyordu.
Avrupa’da da siyasi davalar yok mu? Var. Ama Fransa’da bir siyasetçi mahkemeye çıkarken, savunmasını sadece hukuk üzerinden kurmaya çalışıyor. Bizde ise “Ben buradaysam, siyasi nedenlerle” diyerek başlıyor. Yargı bağımsızlığının en net sınavı burada başlıyor zaten. Türkiye’de yargı, siyasi iddiaların gölgesinde karar vermekten kurtulamıyor. Tarafsızlık, sadece teoride var. Pratikte, herkes hangi hâkimin hangi “taraf” olduğunu biliyor. İsmi duyulan bir hâkim varsa hemen arkasından hangi siyasiye yakın olduğu konuşuluyor. Bu, hukuk devleti değil; adaletin takım elbise giyip kulis yaptığı bir kabareye dönüştüğü yer.
Türkiye’nin son 5 yılda gördüğü davalara bakınca fark açık: Eskinin kapalı kapılar ardındaki “siyasi dosyaları” şimdi canlı yayınla izliyoruz. Oysa adalet, sessiz ve vakur olması gereken bir şey. Gürlek’in çıkışı bu yüzden önemli—çünkü “herkes haddini bilsin, mahkeme salonu kürsü değil” diyor. Ama bunu söylemek, salonun tribüne dönmesini engellemiyor. Üstelik kimse de “acaba neden bu hale geldik” diye sormuyor.
Sistemin bugün vardığı yer, mahkemenin hem yargılayan hem de siyasi mesaj üreten bir platforma dönüşmesi. Bu da iki temel sorunu tetikliyor:
- Yargıya güven tamamen eriyor.
- Siyasi davalarla hukuk arasındaki çizgi siliniyor.
Bir zamanlar “adalet mülkün temelidir” yazısı mahkemelerin başında asılıydı. Şimdi o temel, siyasi sloganların altında eziliyor. İstanbul Adalet Sarayı’nın girişinde o yazı hâlâ duruyor. Yazı orada, adalet başka yerde.
0