2009'da, üniversitenin ilk yılında, bir arkadaşın dizüstü bilgisayarından "Into the Wild"ı izledim. Ekran küçük, ses kötü, altyazı kayıyordu; ama o geceyi hâlâ net hatırlıyorum.
Christopher McCandless'ın hikayesi beni büyülemedi, aksine rahatsız etti. Yirmi iki yaşında her şeyi bırakıp Alaska'ya giden adam, orada açlıktan ölüyordu. Ve ben o sahneyi izlerken "ne kadar özgür" değil, "ne kadar savurgan" diye düşündüm. O düşünce beni olduğum kadar korkuttu.
Film bir şeyi değiştirmedi, bir şeyi ortaya çıkardı: Özgürlük fikrine duyduğum hayranlığın içinde ciddi bir korkuculuk saklıydı. Sisteme ayak uydurmayı "olgunluk" diye paketliyordum.
Sonraki yıllarda her kritik kararımda o sahneyi hatırladım. McCandless'ın hatasını tekrarlamamak için değil, onun yanlış sorduğu soruyu doğru sormak için.
Christopher McCandless'ın hikayesi beni büyülemedi, aksine rahatsız etti. Yirmi iki yaşında her şeyi bırakıp Alaska'ya giden adam, orada açlıktan ölüyordu. Ve ben o sahneyi izlerken "ne kadar özgür" değil, "ne kadar savurgan" diye düşündüm. O düşünce beni olduğum kadar korkuttu.
Film bir şeyi değiştirmedi, bir şeyi ortaya çıkardı: Özgürlük fikrine duyduğum hayranlığın içinde ciddi bir korkuculuk saklıydı. Sisteme ayak uydurmayı "olgunluk" diye paketliyordum.
Sonraki yıllarda her kritik kararımda o sahneyi hatırladım. McCandless'ın hatasını tekrarlamamak için değil, onun yanlış sorduğu soruyu doğru sormak için.
00