Ankara'nın merkezinde, devlet dairesiyle alışveriş merkezi arasında mekik dokuyan insanların tam ortasında patlayan o saldırı, bir ülkenin gündelik korkusunu canlı bombayla mühürledi. 13 Mart 2016, Güvenpark. Saniyeler içinde 37 can gitti, onlarca insanın hayatı kalıcı şekilde yarıldı. O gün Ankara’da yaşayan herkes, telefonuna gelen çılgın mesajları, eve ulaşana dek geçen saatleri, o uğultulu korkuyu unutmadı. Metroya binmek bile lüks cesaret gerektirdi bir dönem.
İşin ilginç kısmı, devletin ve toplumun bu tür saldırılara tepkisindeki değişim. 90’larda yaşanan bir saldırı, genellikle “köşedeki dağ köyünde şehit” haberine dönüşürdü; büyük şehirler, kendini ayrıcalıklı hissederdi. 2015-2016 dönemi ise metropollerin bile sıradan birer hedefe dönüşebildiğini gösterdi. “Bize bir şey olmaz” devri orada bitti.
Medyanın refleksi on yıl önceyle bugün arasında dramatik şekilde değişti. O yıllarda ekranlar saatlerce canlı yayın, flaş haber, gözyaşı ve bayrak gösterisiyle dolup taşarken, bugün benzer bir saldırıda birkaç saatlik haber maratonunun ardından, gündem hızla değişiyor. Bir nevi “teröre alışkanlık” sendromu. Korkunun adını koymak yerine, üstünü örtmek daha kolay geldi herkese.
Bir başka çarpıcı fark da olay sonrası toplumun psikolojisi. Eskiden, bir saldırı sonrası sosyal medya “yastayız” paylaşımlarıyla dolardı. İnsanlar profil resimlerine siyah şeritler eklerdi. Şimdi ise, algoritmalar sayesinde üç gün sonra başka bir viral video ile rutin mutsuzluğa dönülüyor. Travmanın kitlesel ifadesi yerini, bireysel unutkanlığa bıraktı.
Devletin terörle mücadele yöntemleri de on yılda değişti. Eskiden bu tür saldırılara “çok sert cevap” klişesiyle yaklaşılırdı, yeni dönemde ise istihbarat ve teknolojiye yatırım arttı, şehir kameraları, yapay zekâ temelli izleme sistemleri, sosyal medya analizleri işin içine girdi. Yine de, olaydan sonra alınan önlemler, patlamadan önce alınmayan tedbirlerin yerini tutmuyor.
Bir insanın hayatı, bir şehrin travması, bir ülkenin hafızasından kolay silinmiyor. 10 yıl geçti ama o patlamanın sesi, Kızılay’daki her sirende biraz daha yankılanıyor. Bu ülkede terörün “rutin” hale gelmemesi için, unutmamak şart. Unutmak, yeniden başa sarıyor her şeyi.
İşin ilginç kısmı, devletin ve toplumun bu tür saldırılara tepkisindeki değişim. 90’larda yaşanan bir saldırı, genellikle “köşedeki dağ köyünde şehit” haberine dönüşürdü; büyük şehirler, kendini ayrıcalıklı hissederdi. 2015-2016 dönemi ise metropollerin bile sıradan birer hedefe dönüşebildiğini gösterdi. “Bize bir şey olmaz” devri orada bitti.
Medyanın refleksi on yıl önceyle bugün arasında dramatik şekilde değişti. O yıllarda ekranlar saatlerce canlı yayın, flaş haber, gözyaşı ve bayrak gösterisiyle dolup taşarken, bugün benzer bir saldırıda birkaç saatlik haber maratonunun ardından, gündem hızla değişiyor. Bir nevi “teröre alışkanlık” sendromu. Korkunun adını koymak yerine, üstünü örtmek daha kolay geldi herkese.
Bir başka çarpıcı fark da olay sonrası toplumun psikolojisi. Eskiden, bir saldırı sonrası sosyal medya “yastayız” paylaşımlarıyla dolardı. İnsanlar profil resimlerine siyah şeritler eklerdi. Şimdi ise, algoritmalar sayesinde üç gün sonra başka bir viral video ile rutin mutsuzluğa dönülüyor. Travmanın kitlesel ifadesi yerini, bireysel unutkanlığa bıraktı.
Devletin terörle mücadele yöntemleri de on yılda değişti. Eskiden bu tür saldırılara “çok sert cevap” klişesiyle yaklaşılırdı, yeni dönemde ise istihbarat ve teknolojiye yatırım arttı, şehir kameraları, yapay zekâ temelli izleme sistemleri, sosyal medya analizleri işin içine girdi. Yine de, olaydan sonra alınan önlemler, patlamadan önce alınmayan tedbirlerin yerini tutmuyor.
Bir insanın hayatı, bir şehrin travması, bir ülkenin hafızasından kolay silinmiyor. 10 yıl geçti ama o patlamanın sesi, Kızılay’daki her sirende biraz daha yankılanıyor. Bu ülkede terörün “rutin” hale gelmemesi için, unutmamak şart. Unutmak, yeniden başa sarıyor her şeyi.
00